23 Şubat 2018 Cuma

On the Road, Jack Kerouac

Yolda, Jack Kerouac’ın (Keruak) ikinci romanı. 1957 yılında yayınlanmış.

Kitap, savaş sonrası, karşı kültür kuşağından, kendi deyimiyle Beat Kuşağı’ndan genç yazarların 1947-1950 yılları arasında jazz, şiir ve uyuşturucu ana temaları etrafında seyreden yolculuklarını anlatan otobiyografik bir roman.

Beat, “yorgun” (tired), “boyunun ölçüsünü almış” (beaten down) anlamlarına karşılık gelmekte.

Kerouac’ın kendi tabiriyle, 2 katolik kafadarın Amerika’yı boydan boya dolaşarak iyiliği ve Tanrı’yı bulma serüvenini anlatan bir kitap:

“Dean and I were embarked on a journey through post-Whitman America to find that America and to find the inherent goodness in American man. It was really a story about 2 Catholic buddies roaming the country in search of God. And we found him.”

Kerouac, romanı yazarken bölünmemek için kendini bir odaya kapatır. Daktiloda kağıt değiştirmekle uğraşmamak için kağıtları uç uca ekleyerek 36 metrelik bir rulo hazırlar. Kitabı, 3 hafta boyunca yerinden kalkmadan, üzerindeki giysiyi bile değiştirmeden, terleyen alnını silmek için kullandığı peçete yığınının içerisinde, kenar boşluklarına ve paragraflara yer vermeden tamamlar.

Rulo versiyonunda gerçek isimlerine yer verirken, sonradan değiştirdiği versiyonunda isimleri değiştirir (roman à clef), bazı cinsel içerikli sahneleri atar. Paragraflar ve boşluklar ve bazı edebi anlatılar eklemesine rağmen, gözden geçirilmiş versiyonu daha kısa olur.

The New York Times, kitaptan, Beat Kuşağı’nın en güzel ve en açık anlatısı şeklinde bahsetmiştir. Time dergisi, kitabı, 1923-2005 arası İngilizce dilinde en iyi 100 roman arasına seçmiştir.

Bazı Karakterlerin Eşlenmesi
Sal Paradise - Jack Kerouac
Sal’s Aunt - Kerouac’s mother
Dean Moriarty - Neal Cassady
Carlo Marx - Allen Ginsberg
Old Bull Lee - William S. Burroughs

BÖLÜM BİR

Sal, eşinden yeni ayrılmıştır. Bu sırada Dean ile tanışır. Hakındaki ilk gözlemlerinden biri, aydın olmaya çalışan ama hiç gerekli imkanlara kavuşamamış biri olduğudur. Birlikte dışarı eğlenmeye çıkarlar:

“Bağıra çağıra konuşuyorduk, ellerimiz hep havadaydı. Ondaki heyecan beni de sarmaya başlamıştı. Hayattan korkunç zevk alan numaracı bir gençti Dean. Numara yapıyordu, çünkü doya doya yaşamak, başka türlü kendisine ilgi göstermeyecek olan insanlarla ilişki kurmak istiyordu.”

Dean’in o kadar hararetlidir ki, etrafındaki insanlar “Kim bu çatlak!” diye etraflarına bakınırlar.

Dean’in taklit yapması, onun için bir sorun değildir. Onda bir yakınlık hissetmektedir. Doğal bir neşesi vardır. Her şeyi eleştirip somurtan, alaycı ve yorucu entelektüellerden değildir o. Yaşama tutkusuna sahiptir, içinden geldiği gibi davranan biridir.

“Benim adam dediklerim sadece çılgınlardır, yaşama çılgınları, konuşma çılgınları, çok şey isteyen, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen tipler, yıldızların arasında örümcekler çizerek patlayan ve en ortalarındaki mavi ışığı görenlere ‘Vay canına!’ dedirten o muhteşem sarı maytaplara benzettiğim kişiler …”

Ağustos 1947’de biriktirdiği 50 dolarla Denver’daki Dean ve diğer arkadaşlarıyla buluşmak üzere yola koyulur. Çoğunlukla otostop çekerek ilerler, geçtiği yerlerdeki gözlemlerini aktarır.

“Otostop yapmanın en büyük derdi, sayısız insanla konuşma zorunluluğudur; şöförün sizi aldığına pişman olmamasını, hatta eğlenmesini sağlama zorunluluğudur.”

Seyahatinin bir bölümünde, bir otel odasında uyandığında aklına gelen şu düşünceleri paylaşır:

“Bu, hayatımın en değişik, en garip ânıydı: Kim olduğumu bilmiyordum, evimden uzakta ve yol yorgunuydum, daha önce görmediğim ucuz bir otel odasında yatıyordum. Dışarıdaki buharın ıslığını, otelin eski tahtalarının gıcırtısını işitiyordum. Çatlamış yüksek tavan baktım. Yaklaşık on beş saniye kim olduğumu hatırlayamadım. Korkmuyordum, sadece başka biriydim, bir yabancı. Ve tüm hayatım hayaletlere, ruhlara aitti. Amerika’nın ortasında, gençliğimin doğusu ile geleceğimin batısını ayıran çizginin üstündeyim.”

“Hayatımın en büyük otostopunu yapmak üzereydim. Arkası düz bir kamyon; açıkta sere serpe yatan altı yedi oğlan; içeride de, gördükleri herkesi alan Minnesotalı iki sarışın genç çiftçi, hep rastlamak isteyeceğiniz, mutlu, yakışıklı, saf köylüler, ikisi de pamuklu gömlek ve tulum giymiş, ikisi de kalın bilekli ve içten, yolda karşılaştıkları her şeye, herkese sonsuz bir nasılsın gülümsemesiyle bakan. Koşup ‘boş yer var mı?’ dedim. ‘Tabii, atla, herkese yer var,’ dediler.”

Römorktaki seyahati sırasında yol arkadaşlarından birinin çişi gelir:

“Slim, ‘Hayallah, benim hemen su dökmem şart’ diye söylendi.

Arka taraftan yap, dedi biri.

Evet, öyle yapacağım, dedi Slim ve biz bakaduralım, kıçüstü ağır ağır kasanın arkasına yaklaşıp ayaklarını aşağı sarkıttı. Biri bu manzarayı kardeşler de görsün diye ön tarafına camına vurup duruyordu. Minnesotalılar arkalarına döner dönmez o kocaman gülümsemelerini koyuverdiler ve tam Slim işini görmek üzereyken sırtüstü düştü, havada balina su püskürtüyor gibi bir çizgi gördük.Bizimki tekrar oturma pozisyonuna geçmeye çalışıyordu ki kamyonu savurdular, bu sefer de yana düştü ve üstünü ıslatmaya başladı. Gürültülerin arasından cılız bir sesle küfrettiğini duyduk, sanki karşı tepede bir adam sızlanıyordu: ‘Allah belanı versin… Allah belanı versin…’ Bunu bilerek yaptığımızı düşünemiyordu, Hazreti Eyüp gibi canını dişine takmış, mücadele ediyordu. İşini bitirdiğinde sırılsıklamdı. Mahzunlaşmış bir halde titreye titreye yerine döndü. Melankolik sarışın çocuk dışında hepimiz gülmekten kırılıyorduk.”

Slimle beraber bara giderler. Bar kapanırken orada tanıştıkları iki kızla  yürüyüşe çıkarlar. Derken bir otogara gelirler:

“Otobüs garlarının zemini ülkenin her yerinde aynıdır, izmarit ve tükürük dolu, yalnız otobüs garlarında hissedilen bir hüzün verirler insana. Bir an için, dışarıda varolan o çok sevdiğim büyüklük hariç, burasının Newark’tan hiç de farklı olmadığını düşündüm. Yolculuğumun kutsallığını bozduğum için pişmanlık duydum: tutumlu olamadığım, orada burada oyalanıp doğru dürüst eğlenemediğim, şu somurtkan kıza takılıp bütün paramı harcadığım için. Bu düşünce hasta etti beni. Ne zamandır uyumuyordum. İnce ince düşünemeyecek, lanetler yağdıramayacak kadar yorgundum, gözlerim kapanıyordu. Bez çantamı yastık yapıp, oturduğum yere kıvrılıverdim. İstasyonun ve yürüyen, dikilen yüzlerce insanın kulağıma rüyada gibi gelen gürültüleri, uğultuları arasına sabah sekize kadar uyumuştum.”

Denver’da Dean ve Carlo’yla bir ara buluşup ayrılırlar. Tim ile operaya giderler:

“Bana gelince, o öğleden sonra Babe’i koluma takıp operaya konuk olma programı yaptım. Tim’in takım elbiselerinden biri giydim. Birkaç gün önce Denver’a serseri gibi gelmiştim. Şimdi ise, üstümde jilet gibi bir takım elbise, kolumda güzel ve şık bir sarışın, lobide avizelerin altına dikilmiş, önemli kişileri selamlıyor, hoşbeş ediyordum. Mississippi Gene beni böyle görse ne derdi acaba?

Sahnelenen opera Fidelio’ydu. ‘Ne kasvet!’ diye haykırıyordu bariton, inleyen bir taşın altındaki zindandan. Bir ah çektim. Ben de hayatı böyle görüyordum. Eseden o kadar etkilendim ki, br süre için, yaşadığım hayatın çılgınlığın unutup Beethoven’in kederli seslerinde ve hikayesinin zengin Rembrandt renklerinde kayboldum.”

Ertesi akşam Rita’yla buluşur:

“Hayattan ne bekliyorsun, diye sordum, bu soruyu hep sorardım kızlara.

Bilmiyorum, dedi. Sonra esneyerek, Masaların başında dikilmek ve buna alışmaya çalışmak, diye ekledi. Elimi ağzına kapatıp esnememesini söyledim ve hayatı, beraber yapabileceğimiz şeyleri düşünmenin bana ne kadar büyük bir heyecan verdiğini anlatmaya çabaladım kendimce. Sonra da iki güne kadar Denver’dan ayrılacağımı açıkladım. Bezgin bir tavırla arkasını döndü.

Gözlerimiz tavanda, Tanrı’nın hayatı bu kadar keder verici kılarken neyi planladığını düşünüyorduk.”

Remi’yle buluşmak üzere San Francisco’ya gider. Remi kız arkadaşı Lee Ann ile beraber kalmaktadır, Sal’ı da davet eder. Birlikte yaşamaya başlarlar. Remi, bir güvenlik işinde çalışmaktadır. Sal’a da çalıştığı yerde iş ayarlar. Arada, hırsızlık gibi kanunsuz işler yaparlar. Remi, eline para geçtiği zaman elinde tutmayan, bir asilzadeymişçesine giyinmeyi ve gezmeyi seven, eliaçık biridir:

“Bu adamın nasıl bir kalbi olduğunu söylemiştim: o gün çalıntı mallarımızın yarısını kocaman kahverengi bir kese kağıdına doldurup yanına aldı, California güneşi altında bizimkine benzer bir evde yaşayan gariban bir dula vermek için. Üstü başı dökülen düzgün çocukları vardı kadının. Teşekkür etti. Remi’nin uzaktan tanıdığı bir denizcinin kardeşiydi. ‘Bir şey değil Mrs Carter’, dedi Remi en nazik, en ince sesiyle. ‘Bunlardan daha çok var bizde.’”.

Paranın hepsini at yarışlarında bitirir Remi. Kız arkadaşı Lee Ann, bıktım bu heriften, şeklinde sitemde bulunmaya başlar. Ondan ayrılacağını söyler. Remi çok bozulmuştur. İkisinin de kendisini hayal kırıklığına uğrattığını ifade eder. Zira Remi onlar için çalışmış, onlara mutlu etmek için imkanlarını seferber etmiştir. Lee Ann bir şey yapmamaktadır. Sal ise onların evinde kalmasına rağmen, masrafları bile paylaşacak kadar para bırakmamaktadır. Mümkün olduğunca az para harcayıp, kazandıklarının çoğunu halasına göndermektedir. İşler sarpa sarmıştır. Sal, oradan ayrılmanın zamanının geldiğini hisseder. Buna üzülür ama yapacak bir şey kalmamıştır. Remi, onlardan son bir istekte bulunur. Hafta sonu babası gelecektir. Lee Ann’den sevgilisi olarak, Sal’dan da en iyi arkadaşı olarak yemekte ona eşlik etmelerini ister. Babasına iyi bir izlenim vermek istemektedir. Bu bir gurur meselesidir zira. O gün geldiğinde, Sal bara gidip içmekten kendini alamaz. İşten de istifa etmiştir. Yeterince iyi çalışamadığından kovulmasına az kalmıştır zaten. İyice sarhoş olur. Remi’nin babasıyla yemekte saçmalar. Bu sırada aynı lokantada oturmakta olan biraz patavatsız eski dostu Rolan Major, Sal’ı görüp yanlarına oturur. Yemek berbat olmuştur. En sonunda Major’u lokantadan atarlar. Remi de Sal’a, arkadaşına eşlik etmesini önerir.

“Herkesi bağışladım, kendimi bıraktım, sarhoş oldum. Doktorun genç karısına güllük gülistanlık hayatlardan gözettim. O kadar çok içmiştim ki iki dakikada bir tuvalete gitmem gerekiyordu, bunun için de Dr. Boncoeur’ün kucağından atlamak zorundaydım. Olan olmuştu artık. San Francisco’daki günlerim sona ermek üzereydi. Remi bir daha benimle konuşmayacaktı. Bu korkunç bir şeydi, çünkü Remi’yi sahiden çok seviyorum ve onun ne kadar candan, ne kadar baba biri olduğunu bilen sayılı insanlardandım. Kırkınlığının geçmesi yıllar sürecekti.”

Ertesi sabah Remi ile Lee Ann uyurlarken eşyalarını toplayıp sessizce pencereden süzülür Sal. LA otobüsünde, Meksikalı çok hoş bir kız görür. Çaprazındaki koltuğa oturup plan yapmaya başlar:

“Öyle yalnız, öyle üzgün, öyle titrek, öyle kırgın ve öyle asiydim ki, yabancı bir kıza yakınlaşmak için gereken cesareti toplamam zor olmayacaktı. Ama gene de otobüsün hareket etmesinden sonraki  ilk beş dakikayı karanlıkta uyluklarıma vurarak geçirdim.

Hadi, hadi, ölüm kalım meselesi bu! Salak herif, konuşsana! Derdin ne? Hâlâ bıkmadın mı şu halinden? Ve pat diye koridordan kıza doğru eğilip (uyumaya çalışıyordu) ‘Hanfendi, yağmurluğumu yastık yapmak ister misiniz’, dedim.

Gülümseyerek yüzüme baktı ve ‘Hayır, teşekkür ederim,’ dedi.

Koltuğuma çekildim, elim ayağım titriyordu, bir sigara yaktım ve bekledim, ta ki kız bana yandan hüzünlü bir sevgi bakışı atıncaya kadar, ve birazdan ayağa kalkıp ‘Yanınıza oturabilir miyim hanfendi?’ dedim.

‘Nasıl isterseniz.’

Ve oturdum. ‘Nereye gidiyorsunuz?’

‘LA’e. Ne hoş söylemişti! Kıyıda yaşayan herkesin ‘LA’ deyişine bayılırdım zaten. LA onların altın şehirleriydi, LA bir yana, dünya bir yana.

‘Ben de oraya gidiyorum!’ diye bir çığlık attım.”

Otobüsteki kızla LA’de beraber yaşamaya başlarlar. Adı Terry’dir. Tarlada çalışırlar. Karınlarını doyuracak kadar kazanırlar. Bir gün otostop çekmek için yol kenarında beklerlerken, ellerinde bayraklarla galibiyeti kutlayan gençlerin oluşturduğu bir konvoy, ‘Yaşasın! Kazandık!’ çığlıklıklarıyla yanlarından geçerler:

“Geçerken bize laf attılar, yolda bir adam ve bir kızla karşılaşmış olmanın sevinciyle. Genç yüzler ve şu ‘genizden gelen genç sesler’ eşliğinde böyle düzinelerce araba izledi birbirini. Hepsinden nefret ediyordum. Kendilerini ne sanıyorlardı? Liseli piçler! Aileleri her pazar öğleden sonra kızarmış biftek yiyor diye yolda rastladıkları insanlara laf atmaları mı lazımdı? Zor koşullar altında yaşayan bir kızla onu sevmek isteyen bir adam görünce gülmeleri mi lazımdı? Bizim derdimiz bize yeterdi. Bir Allah’ın kulu durup binin demiyordu.”

Pamuk toplama deneyimini şöyle aktarır:

“Küçük Johnny bile beni sollamadıysa canım çıksın! Terry’nin hızı ise malum. Benim önümdeydiler, torbama ekleyeyim diye yerde ayıklanmış pamuk öbekleri bırakıyorlardı, Terry gerçek işçi öbekleri, Johnny ufak çocuk öbekleri. Üzüntüyle ilerliyordum peşlerinden. Ne biçim adamdım ben? Kendi kıçımı toparlayamıyordum ki onlara bakayım! Bütün öğleden sonrayı benimle geçirdiler. Güneş kızarırken üçümüz de pestil gibiydik. Tarlanın çıkışında yükümü bir kantarın üstüne indirdim. Elli pound çekti, bir buçuk dolar aldım. Sonra Okilerden birinin bisikletine atlayıp 99 numaralı karayoluna çıktım, kavşaktaki marketten pişmiş spagetti, köfte, tereyağı, ekmek, kahve ve kek aldım, çantayı gidonlara asıp geri döndüm. LA’e giden arabaların ardı arkası kesilmiyordu. Frisco’ya akan trafik epey zor anlar yaşattı bana. Sövüp saydım. Karanlık gökyüzüne bakıp Tanrı bana daha iyi bir hayat ve sevdiğim insancıklar için birşeyler yapabilme şansı versin diye dua ettim. Kimsenin dikkatini çekmiyordum burada. Akllanmış olsa gerektim. Ruhumu geri getiren Terry’di. Çadırın sobasında yemeği ısıttı, hayatımda yediğim en güzel yemek oldu bu.”

Yazı orada geçirdikten sonra, Ekim ayında Sal bu tekdüze yaşantıdan sıkılmaya başlar. New York’a dönmek ister. Terry de onunla gelmek istemektedir fakat bu mümkün olmaz:

“Terry kahvaltımı getirdi. Bez çantam hazırdı, Sabina’dan paramı çeker çekmez hareket edecektim, havalenin gelmiş olması lazımdı. Gidiyorum dedim. Bütün gece bunu düşünmüş ve kendini alıştırmıştı. Bağda duygusuz duygusuz öptü beni. Asma sırasının yanından ilerlemeye koyuldu. Birkaç adım attıktan sonra dönüp son kez birbirimize baktık, aşk bir düellodur çünkü.

New York’ta görüşürüz Terry, dedim. Bir ay sonra kardeşiyle New York’a gelecekti. Ama bu hayalin gerçekleşmeyeceğin ikimiz de biliyorduk. Otuz metre kadar gidip arkada baktım tekrara. Elinde benim kahvaltı tepsisi, kulübeye yönelmişti. Başımı eğip onu izledim. Heyhat, gene yoldaydım!”

New York’a dönüş yolunda parası bitmiştir. Cebinde on sent ile üç yüz altmış beş mil gitmesi gerekmektedir. Bir geceyi Harrisburg’taki tren istasyonunda bir bankta uyuyarak geçirmek durumunda kalır. Sabah, istasyon görevlileri onu dışarı atarlar.

“Hayata babamızın çatısı altında her şeye inanan tatlı bir çocuk olarak başlarız, öyle değil mi? Sonra Laodiceanların günü gelir: lanetlenmiş, sefil, zavallı, kör ve çıplak olduğunuzu anlarsınız; ıstırap veren korkunç bir hortlak belirmiştir; kabus dolu bir hayatı tüyleriniz ürpererek yaşamaya başlarsınız.”

Açlıktan dizleri tutmamaya başlamıştır. Uzun bir ömür için kontrollü açlık çekmeye inanan bir deri bir kemik birinin arabasına kendini atar.

“Açlıktan ölmek üzere olduğumu söyledim adama. ‘İyi ya işte, daha ne istiyorsun? Ben de üç gündür bir şey yemiyorum. Yüz elli yaşına kadar yaşayacağım’, dedi. Bir kemik torbasıydı sanki, oynak bir kukla, kırık bir baston, yani bir manyak. ‘Şu lokantada bir şeyler yiyelim’, diyen şişman ve bonkör bir adamın arabasına binemez miydim sanki? Hayır, o sabah sağlık için kontrollü açlık çekilmesi gerektiğine inanan bir manyakla yolculuk etmem gerekiyordu. Yüz mil gittikten sonra adam yumuşadı ve arabanın arkasından tereyağlı sandviçler çıkardı. Pazarladığı malların örnekleri arasına gizlemişti sandviçleri. Pennsylvania bölgesinde su tesisatı satıyordu. Ekmekleri anında silip süpürdüm. Sonra birden gülmeye başladım: arabada yalnızdım, adam Allentown’dan iş telefonları etmekle meşguldü. Güldüm, güldüm. Bıkmıştım bu hayattan. Ama kaçık adam beni New York’a kadar götürdü.”

BÖLÜM İKİ

Dean’i görmeyeli bir seneden fazla olmuştur ki bir gün evin önüne çamur içinde bir Hudson park eder. Dean ve arkadaşları, Sal’ı almaya gelmişlerdir. Sal, 1 senedir devam ettiği okulunu, iyi giden bir ilişkisini bırakıp yine yollara düşer.

“İşte o anda tuhaf bir hisse kapıldım: bir şey unutmuştum. Dean’le karşılaşmadan önce vermek üzere olduğum bir karar vardı, aklımdan çıkmıştı ve o anda geri geliverecek gibiydi. Parmaklarımı çıtırdayıp hatırlamaya çalıştım. Ondan birilerine bahsetmiştim hatta. Ama şimdi gerçek bir karar mı, yoksa bir düşünce mi olduğunu bile söyleyemezdim. Beni yakalamış, şaşırtmış ve kederlendirmişti. Kefenli Gezgin’le ilgiliydi. Carlo Marx’la karşılıklı iki iskemleye oturmuştuk, diz dize, ona bir rüyamı anlatmıştım, çölde garip bir Arap beni takip ediyordu, kaçmaya çalışıyordum, ama Koruyucu Şehre ulaşamadan beni yakalıyordu. Kim o?, demişti Carlı. Birlikte kafa yormuştuk. Ben, benim, diyordum. Ama değildi. Bir şey , birisi, bir ruh, hayat çölünden geçerken herkesi izliyordu, cennete ulaşmadan yakalayacaktı bizi. Düşündüm, ölümden başka bir şey değildi o: ölüm cennetten önce bizi ele geçirecek. Yaşarken özlem, acı ve ıstırap çekmemize neden olan, her .eşit bulantıya katlanmamızı sağlayan şey, muhtemelen ana rahminde yaşadığımız ve kabul etmeye yanaşmasak da ancak ölümde tekrarlanabilecek olan birtakım kayıp mutlulukların hatırlanmasıdır. Ama kim ölmek ister ki? Olayların hızlı akışı içinde zihnimin derinliklerinde bunu düşünüp durmuştum. Dean’e söyledim, bunu saf ölüme duyulan yalın bir özlem olduğunu hemen anladı, hiçbirimizi tekrar hayata dönmeyeceğimiz için yapabileceği bir şey yoktu haklı olarak. Ben de onunla aynı kanıdaydım.”

Bir akşam arkadaşları Shearing’i dinlemeye giderler.

“Shearing kendi akorlarına geçti, sağanak gibi boşanıyordu notalar piyanodan, bir insan bunları kafasında bu kadar hızla sıralayamaz diye düşünürdünüz. Deniz gibi gürlüyorlardı. Dinleyenler ‘Devam!’ diye çığlıklar atıyorlardı. Dean ter içindeydi, yakasından aşağı iniyordu damlalar. ‘İşte! Bu o! İhtiyar Tanrı! İhtiyar Tanrı Shearing! Evet! Evet! Evet!’ Shearing arkasındaki çılgın adamın  farkındaydı. Dean’in her soluğunu, her lanetini duyabiliyordu, görmese de hissediyordu. ‘Doğru!’ dedi Dean. ‘Evet!’ Shearing gülümsedi, sallanmaya devam etti. Ve nihayet, terden sırılsıklam, piyanodan kalktı. O günler Shearing’in coşkusunu yitirip ii ticarete dökmesinden önceki büyük 1949 günleriydi. O gittikten sonra Dean piyanonun önündeki tabureyi işaret ederek ‘Tanrı’nın boş iskemlesi’, dedi. … Tanrı gitmişti, ardında bir sessizlik bırakarak. Yağmurlu bir akşamdı. Yağmurlu akşamın efsanesi. Dean’in huşudan gözleri dışarı uğramıştı. Bu delilik bir yere varmayacaktı. Bana ne olmuştu peki? Hemen aydım: Dean’in New York’tan aldığı çaydan tüttürmekteydik ne zamandır. Her şeyin açıklığa kavuştuğunu düşündürtmüştü bana. Her şeyi bildiğimiz, her şeyi ebedi olarak hükme bağlandığı anı yaşatmıştı.”

Arabada Marylou, Dean, Ed ve Sal ilerliyorlardı:

“Hayatın güzelliğine ve zevkine dair hoş bir sohbete koyulmuştuk. Dean biren munisleşti. ‘Boşverin şimdi bunları da dinleyin, hepinizi, her şeyin güzel olduğunu dünyada dert edecek bir şey bulunmadığını kabul etmeli HİÇBİR ŞEY hakkında GERÇEKTEN kaygı duymadığımızı ANLAMAK bizim için ne demek bilmeliyiz. Haksız mıyım?’ Haklıydı. ‘Gidiyoruz işte, hep beraber… New York’ta ne yaptık? Unutalım.’ Herkes yediği silleleri arkasında bırakmıştı. ‘Geride kaldı. Arada miller, iniş ve yokuşlar var…. ‘“

New Orleans’ta Old Bull Lee’yi ziyaret ederler:

“Bull Amerikan’nın eski günlerini, özellile de insanların eczanelerden reçetesiz morfin alabildikleri, Çinliler’in akşamları pencerelerinde afyon içkileri, ülkenin vahşi, patırtılı, özgür ve zengin olduğu, herkes için her cins serbestliğin bulunduğu 1910 yıllarını anarken pek duygusallaşırdı. Hayatta en nefret ettiği şey Washington bürokrasisiydi, ikincisi liberaller, sonra da polisler. Bütün zamanını konuşmak ve etrafındakilere birşeyler öğretmekle geçiriyordu. Jane ona ayaklarının dibinde oturmuştu, ben oturmuştum, Dean oturmuştu, hatta vaktiyle Carlo Marx bile oturmuştu. Hepimiz ondan birşeyler kapmıştık. Kır saçlı, sokakta yürürken hiç dikkatinizi çekmeyecek tipte biriydi, ama tuhaf bir gençlik taşıyan o kemikli çılgın kafatası gözünüze çarptığı anda iş değişirdi olağanüstü, harikulade ateşler ve sırlar barındıran Kansaslı bir vazo. Viyana’da tıp öğrenimi gördükten sonra antropolojiye merak sarmış, ne bulduysa okumuştu. Şimdi ise hayatının konusuyla ilkileniyordu: yaşayan sokaklarda, gecenin sokaklarında olan şeylerle. O koltuğunda oturuyor; Jane de içkiler, martiniler getiriyordu. Koltuğundan düşen gölgeler hep yorgundu, gece de gündüz de . Burası onun köşesiydi.Kucağında Maya elyazmaları ve bir havalı tüfek duruyor, tüfeği odanın öbür tarafındaki benzerin tüplerine ateş etmek üzere sık sık tutup havaya kaldırıyordu.”

Bull ve Jane’in ilişkisini garip bulur ve şöyle tarif eder:

“Beraberliklerinde kabalık da yoktu, naz da yoktu, bizim asla anlayamayacağımız türden derin bir dostluk ve muhabbet vardı. Tavırlarındaki o tuhaf soğukluk ve anlayışsızlık birbirlerine ince titreşimler göndermelerini sağlayan bir tür nüktedanlıktı aslında. Aşk her şeydir.”

Yolları, Sal’ın bir zamanlar Terry ile birlikte yaşadığı yerden geçiyordu:

“Öğleden sonra, yorgun ve hayattan bıkmış bir halde uyuklarken, çamurlu Hudson Sabinal civarındaki çadırların yanından geçti vıza diye: aylar önce yaşamış, bir kadını sevmiş ve para kazanmış olduğum o hayata gibi yerden.”

Hollywood yakınlarındaki Oakland’e gelirler. Dean, Camille’i görmek için apar topar gitmiştir. Sal ve Marylou ne yapacağını bilmez bir halde ortada kalmıştır.

“Meteliksizdik. Dean hiç para lafı etmemişti. ‘Nerede kalacağız?’ Elimizde bez çantalar, romantik dar sokaklarda sürtmeye başladık. Herkes üçüncü sınıf rollere çıkan bir sinema oyuncusu ya da bir yıldız adayı gibiydi: gözü açılmış dublörler, ufak tefek otomobil yarışçıları, kıtanın ucunda olmanın verdiği hüznü taşıyan çilekeş Californialılar, kalpazanlar, pezevenkler, orospular, otellerde oda hizmetçiliği yapan oğlanlar, yani bir alay ne düğü belirsiz tip. Bunların arasında hayat nasıl geçerdi?”

Marylou parası için bir denizciyle evlenir. Dean, geri gelip Sal’ı bulur. Olanları öğrenince çok sinirlenir. Sal, otobüsle New York’a döner.

BÖLÜM ÜÇ

1949’da Denver’a gider. Sıkıntı içerisindedir, yalnızdır. Pek çok işte çalışmıştır. Hayatı sorgular.

“… Sen söyle Tanrım, ne adına?

Alacakaranlıklarda yürüdüm. Kederli kızıl toprağın üstünde ufacık bir nokta gibi hissettim kendimi. Dean’in otuzlu buhran yıllarında babasıyla kalmış olduğu Windsor Oteli’nin önünden geçtim ve tıpkı eski günlerdeki gibi, gönlüme taht kurmuş olan o masal kahramanı efkarlı tekeneciyi aradım. Ya Montana gibi bir yerde kendi babanıza benzeyen birini bulursunuz ya da arkadaşınızın babasını artık bulunmadığı yerlerde ararsınız.”

“Bir grup zenci kadın geçti yanımdan, genç olanlardan biri anne kılıklı olanlardan ayrılıp bana doğru birkaç adım attı, ‘Merhaba Joe!’ dedi ev benim Joe olmadığımı anlayınca kıpkırmızı bir yüzle koşarak uzaklaştı. Keşke Joe olsaydım. Ben sadece bendim: bu menekşe rengi karanlıkta, bu dayanılmaz tatlılıktaki gecede aylaklık eden ve Amerika’nın mutlu, içi dışı bir, kendi halinde Negrolarıyla dünyaları değiş tokuş etmek isteyen, efkarlı Sal Paradise.”

Bu viran mahallelerde, Sal’ın içine Dean ile Marylou özlemi düşer. Tanıdığı bir kızın kapısını çalar. Kız ona 100 dolar verir. Hemen bir araba ayarlayıp Frisco’nun yolunu tutar. Dean’in kapısını çalar:

“Çırılçıplak açtı kapıyı. Başkanla da karşılaşabilirdi, ama ne farkeder? Dünyayı doğal haliyle algılıyordu o. ‘Sal!’ diye haykırdı içten bir huşuyla. ‘Hiç beklemiyordum. Sonunda bana geldin ha!’ ‘Evet’, dedim. ‘Hayatım darmadağın. Sen ne alemdesin?’ ‘Ne iyi, ne kötü. Ama birbirimize anlatacak milyonlarca şeyimiz var. Sal, oturup dertleşebileceğiz nihayet.’ Ben de öyle düşünüyordum. İçeri girdik. Benim ziyaretim, şeytan ruhlu bir meleğin kar beyazı koyun postundan bir evi ziyareti gibiydi.”

Dean, eşi Camille’le tartışır ve evi terkeder.

“Camille yatakta ‘Yalancı! Yalancı! Yalancı!’ diye bağırırken evi terkettik ve en yakın troleybüs durağına doğru sürüklenmeye başladık: bir bavul yığını, iki adam ve havaya kalkmış, sargılı, kocaman bir başparmak.

Bu parmak Dean’in son gelişiminin sembolü oldu. Hiçbir şeye aldırmıyor, ama ilke olarak her şeyi önemsiyordu, yani eski hamam eski tas: o bu dünyaya aitti ve eli kolu bağlıydı.”

Bir gece, arkadaşlarıyla buluşup bir kulübe giderler. Burada, Camille’i terk etmesinden ötürü herkes Dean’e kızgındır. Galatea, Dean’a yüklenir: 

“Senin kendinden ve o kahrolası eğlencelerinden başka şeye saygın yok. Aklın fikrin apışaran, kimden para koparabileceğin, kimle gününü gün edebileceğin. İşin bitince bir kenara fırlatıp atıyorsun insanları. Yalnız bu değil, bir avanaklık da var sende. Hayatın ciddi bir şey olduğunun ve insanların salaklık etmeyip hayattan iyi birşeyler kapmaya çalıştıklarının farkında bile değilsin”

“İşte bu Dean’di: KUTSAL ALIK.”

Dean, barda gay müzisyenlerle tanışır. Onu arabalarına davet ederler. Dean’le beraber olurlar. Sanırım Dean, benzin parası için bunu yapmıştır.

Bir Cadillac kiralarlar. Saatte 160 km hızla çılgınca sürer arabayı Dean. New York’a geldiklerinde Inez ile tanışır ve eşi Camille, ikinci çocuğuna hamileyken Inez’i de hamile bırakır.

BÖLÜM DÖRT

Kitabı yayınlanmıştır. Eline biraz para geçmiştir. Halasının kirasını o ödemeye başlar.
“New York’a bahar gelince toprağın New Jersey’den nehri aşarak esen çağrışımlarına dayanamam, alır başımı giderim.”

Dean, park görevlisi olarak Manhattan’da çalışmaktadır. Sal, Dean’in zevklerinin radyoda basketbol maçı izlemek, erotik kartlara bakmak gibi basit zevklere indiğini farkeder. Sal, otobüsle tekrar yollara düşer. Denver’a ulaşır. Orada Stan’le buluşur. Dean de bir araba kıralayıp onlara yetişmiştir. Meksika’ya gitme planları yapmaktadırlar. Stan’in büyükbabası, onun ayrılmasını istememektedir:

“O zavallı büyükbabayla tanıştım böylece. Adamcağız kapıya dikilmiş bizi durdurmaya çalışıyordu: ‘Stan-Stan-Stan.’

‘Ne var dede?’

‘Gitme.’

‘Of! Her şey ayarlandı, gitmek zorundayım artık. Neden böyle yapıyorsun?’ İhtiyarın kır saçları, iri badem gözleri ve gergin, delidolu bir boynu vardı.

‘Stan’, dedi. ‘Lütfen gitme. Yaşlı büyükbabanı ağlatma. Gene yalnız mı bırakacaksın onu?’ Bu sahne içime işledi.

‘Dean’, dedi (bana hitap ediyordu), ‘Stan’imden ayrılamam ben. Çocukluğunda ona parkı gezdirirdim, kuğuları anlatırdım. Sonra küçük bir kızkardeşi o gölde boğuldu. Beni evladımdan ayırma.’

‘Olmaz’, dedi Stan. ‘Gidiyoruz. Hoşçakal.’ Çantalarıyla güçbela dışarı çıktı.

Büyükbabası kolunu bırakmıyordu. ‘Stan, Stan, Stan, lütfen gitme, gitme, gitme.’

Başımız önümüzde ilerledik. …”

Meksika’da Victor isimli saf ve yardımsever bir gençle tanışırlar. Victor, onları evinde ağırlar. Meksika’yı gezdirir. Meksika’da barlara giderler, genelevde kızlarla yatarlar. Ayrılma vakti gelmiştir.

“Victor bizle vedalaşırken dokunsan ağlayacak haldeydi: ‘Beni unutmazsınız?’

‘Hiç unutur muyuz?’ dedi Dean. Birlikte Amerika’yı gezmekten dem vurdu. Victor da ona iyice düşünüp taşınmadan böyle bir işe kalkışamayacağını anlatmaya çalıştı: ‘Benim karım var. Çocuğum var. Param yok. Bakarım.’ O tatlı, nazik tebessümüyle kızıllığının ortasında dikiliyordu biz arabadan el sallarken. Onunla beraber mahzun park da, çocuklar da geride kaldı.”

Sal, Mexico City’de dizanteriye yakalanmıştır. Yatağa düşer. Dean, onu orada bırakıp evine döner.

“Ne nankör biri olduğu iyileşince kafama dank etti. Fakat hayatının o imkansız karışıklığını, beni hasta yatağımda bırakıp kanlarına ve dertlerine koşmasını anlayışla karşılamak zorundaydım. ‘Tamam Dean, söyleyecek lafım yok.’”

BÖLÜM BEŞ

Dean, oradan ayrıldıktan sonra Victor’un da yanına uğramayı ihmal etmeden Inez’e döner. Camille’den boşanıp Inez’le evlenir. Ama aynı günün gecesi “Inez’i her şey halloldu, merak etme, ama hayat insanı beklenmedik acılarla karşı karşıya getirebilir türünden uzun bir konuşmayla serseme çevirdikten sonra gene o berbat kıta yolculuğunun yapma pahasına otobüse atlayıp San Francisco’daki Camille’e ve kızlarına dönmüş.” Sonuç olarak 3 kere evlenip, 2 kere boşanmış ve ikinci karısına geri dönmüş.

Sal, New York’a  döner. Orada Laura isimli bir kıza tutulur. Birlikte San Francisco’ya taşınmaya karar verirler. Planlarını Dean’e yazarlar. Dean, çocukluk ve gençlik yılları üzerine yazdığı on sekiz bin kelimelik bir mektupla cevap verir. Onları San Francisco’ya kendisi götürmeyi teklif eder. Sal’ın para biriktirmesi için 6 haftaya ihtiyacı vardır. Bir gün eve geldiğinde radyonun üzerinde duran Proust’u görür. Dean’in gelmiş olduğunu anlar. Ama planlanan zamanın 5 hafta öncesidir. Sal’ın kız arkadaşını merak etmiş, dayanamamış gelmiştir.

Akşam, Remi onları Duke Ellington konserine davet eder. Ama Dean’i istememiştir. 1947’de babasıyla olan yemeğinde arkadaşı Major’la geceyi berbat etmesini unutmamıştır. Remi, Sal’ı seviyordur ama “gerizekalı” arkadaşlarına tahammülü yoktur.

Böylelikle Dean’le ayrılırlar…

“Gitti koca Dean, diye geçirdim içimden. Ama ağzımdan çıkan cümle şu oldu: ‘Başının çaresine bakar o.’”

“Ya işte böyle Amerika’da günbatımı olunca bazen nehrin kenarındaki iskeleye oturur, New Jersey’nin üstünde göz alabildiğine uzanan gökyüzünü seyreder, inanılmayacak kadar büyük tek bir tümsek halinde Batı Kıyısına doğru yuvarlanan o toy toprakların, başını alıp giden yolların ve sonsuzlukta oturup hayal kuran insanların varlığını hissederim, derim ki Iowa’da çocuklar ağlıyordur şimdi, ağlamalarına izin verilen yerde, o gece gökte yıldız olmayacaktır, Tanrı bir Paf Puf Ayı’dır orada, bilmez misiniz, akşam yıldızı çayırın üstüne ölgün ışıklarını dökmektedir, az sonra esaslı bir gece çökecektir, dünyayı kutsayan, bütün nehirleri karartan, tepeleri sarıp sarmalayan, son kıyıyı da kapayan gece, ve kimse kimseye ne olacağını bilmeyecektir, yaşlanmanın çaresiz sefaletinden başka, işte o zaman Dean Moriarty gelir aklıma, ardından ihtiyar Dean Moriarty, bulamadığımız babası, ve gene Dean Moriarty.

20 Şubat 2018 Salı

O Anki Durumu Aşmak: Bölüm 11

Kitabın, "O Anki Durumu Aşmak", başlıklı 11. bölümünün alıntılarla özeti:

Eğer insanı, her an oluşmakta olan dinamik bir varlık olarak kabul ediyorsak, insanın o anki durumunu aşması problemini görmezden gelemeyiz.

O andaki durumu aşma anlamı, var olma (exist), “yani bir şeyden çıkıp ondan ayrılma” kelimesinde mevcuttur.

İnsan ciddi bir rahatsızlık, kaygı veya engelle karşı karşıya olmadığı durumlarda, kendini aşma sorunuyla yüz yüzedir.

Nietzche, Zerdüşt’e şöyle buyurmuştur:

“Ve Yaşam’ın ta kendisi bana bu sırrı söyledi. ‘Bak’ dedi Yaşam, ‘Ben kendimi daima aşmakla yükümlüyüm.”

“Erwin Straus insanı ’sorgulayan’, bir yandan varlığını sürdürürken diğer yandan kendisini ve kendi varoluşunu sorgulayan canlı olarak tasvir eder.”

Anda hapsolma, anın ötesini düşünememe durumu, frontal korteksinin bir kısmını kaybeden bir askerin tıbbi durumuyla örneklenir. Bu askerler soyut düşünme güçlerini kaybetmişlerdir. Olasılıkları görememektedirler. Ana hapsolmuş haldedirler. Örneğin, “dolaplarının içi dağılırsa derin bir kaygıya kapılıyor, kendilerini saçmasapan davranırken buluyorlardı. Kompülsif (zorlanımlı) bir tertiplilik sergiliyor ve bu yola kendilerini her an o somut durumun içerisinde tutuyorlardı.”.

Bu askerler, sadece içinde bulundukları ana bağlı oldukları sürece bir varlıklarını sürdürebileceğine inanıyor gibiydiler. 

“Goldstein, normal bir insanı diğer canlılardan farklılaştıran kapasitesinin tam da bu soyut düşünme, semboller kullanma, belli bir zaman ve mekanda kendini o anki sınırların ötesine taşıma ve ‘ihtimaller’ dahilinde düşüne yeteceği olduğunu söyler.”

Us ve sembol kullanımı, insanın andaki koşulları aşma kapasitelerinden biridir. “Hemen önümde daktilomun üzerinde durduğu şu levhaları düşünün ve bunların bir nesneler sınıfının tümünü temsil ettiği konusunda birbirimizle hemfikir olduğumuzu…”

Bu kapasite, sosyal ilişkilerde de kişinin başkaları tarafından nasıl görüldüğünü görebilmesiyle, kendine güvenin ve sorumluluğun yerleşmesinde rol oynar.

“Boss’a göre insanın o anki durumu aşma kapasitesine sahip olmasının sebebi Sorge (Almanca “umursama”) kapasitesine ya da daha isabetli bir tabirle insanın kendi varlığını anlaması ve onun sorumluluğunu yüklenme kapasitesine sahip oluşudur.”

“Öz-bilinç, öz-aşkınlığı da beraberinde getirir. Kişinin öteki olmadan herhangi bir gerçekliği yoktur.”

“O anki durumu aşma kapasitesi öz-farkınalığın ayrılmaz bir parçasıdır. Bunun açık sebebi de kişinin kendini bu dünyadaki bir varlık olarak görme konusundaki farkındalığının ta kendisinin, o kişinin dışarı çıkıp kendine ve duruma bakma, kendisini değerlendirip sonsuz çeşitlilikteki ihtimalleri gözeterek kendini yönlendirme kapasitesini de beraberinde getirmesidir.”

“Bilincin bilinçdışından ayrılması, baskılama, farkındalığın engellenmesi, semptomlar yoluyla kendini kandırma gibi tüm kedine özgü nevrotik fenomenler, insanın kendisi ve dünyası ile aynı anda hem özne hem ede nesne olarak ilişki kurma kapasitesinin hatalı kullanılan ‘nevrotik’ biçimleridir.”

Kierkegaard’a göre hayal gücü, ânı aşmak için gereken temel beceridir.

“O anki durumu aşma kapasitesi, insan özgürlüğünün temelidir. İnsanın benzersiz karakteristik özelliği her durumda görülen geniş çeşitlilikteki imkanlardır. Söz konusu imkanlar da kişinin öz-farkındalığına ve karşılaştığı durumlara vereceği tepkinin farklı yolarını hayal gücünün süzgecinden geçirme kapasitesine bağlıdır.”

10 Şubat 2018 Cumartesi

Kaygı ve Suçluluk: VII. Bölüm

Kitabın, Ontolojik Açıdan Kaygı ve Suçluluk, adındaki 7. bölümün özetidir.

Kaygı, zevk ve üzüntü gibi bir duygu değildir. Ontolojiktir.
Kaygı esas olarak, varoluşun kendisine yönelik bir tehdit bulunduğunda ortaya çıkar.

“Kaygı bireyin, varoluşunun imha edilebileceğine, kendini ve dünyasını kaybedebileceğine ve ‘hiç’ olacağına dair farkındalığın oluştuğu öznel haldir.”

Kaygı’nın korkudan farkı, anlık olmaması, tehdidin gece-gündüz kişinin içinde rahatsızlık vermesidir.

Örnek olarak, saygı duyduğu bir kişinin sokakta yanından geçerken, kendisiyle konuşmamasını vermektedir. Burada hissedilen kaygı, kişinin dişçi koltuğuna uzanmışken hissedilen korku kadar yoğun değildir ama kişi dişçiden çıktığında bu korkudan da kurtulmuş olacaktır. Diğer yandan, görmezden gelinmek veya hiçe sayılmak, bütün gün kafasını kurcalamaya devam edecek, gece rüyasına girecektir.

“Aradaki fark, kaygının o bireyin öz-saygısının merkezindeki çekirdeğe ve benlik olarak değer duygusuna darbe indirmesidir, ki kendisini bir varlık olarak deneyimlemesindeki en önemi veçhe de budur. Korku ise bunun tersine, kişinin varoluşunun dış çeperinde bir tehdittir; nesneleştirilebilir ve kişi onun dışına çıkıp ona bakabilir.”

Kaygının etimolojisinden bahsediyor biraz: Almanca’daki “angst” kelimesi, “dar boğaz” anlamınaki Latince “angustus”tan gelmektedir. Onun kökü ise “angere” kelimesidir ve “her yandan sıkıştırarak acı verme” anlamındadır. Anxiety ise anlamca daha güçsüz kalmaktadır. Bu yüzden “angst” bazen “dread” (dehşet) olarak çevrilmiştir. 

Kaygının, kişinin özgürlüğünün sorumluluğuyla tetiklenmesi şu şekilde açıklanmıştır:

“Kaygı, henüz başgösteren bir potansiyel ya da ihtimalin birey karşısına çıktığı anda kendini gösterir; bu, bireyin varoluşunu tamamlama ihtimalidir; fakat bu ihtimalin ta kendisi aynı zamanda bireyin hâlihazırdaki emniyetini ortadan kaldırmayı da içerir; bu nedenle bu yeni potansiyelliği reddetme eğiliminin ortaya çıkmasına neden olur.”

Kaygı, “yeni bir potansiyeli gerçekleştirme özgürlüğü”nden kaynaklanmaktadır.
Kierkegaard, kaygıdan “özgürlüğün baş döndürücülüğü” olarak bahsetmekte ve şunları söylemektedir:

“Kaygı, özgürlüğün gerçeğe dönüşmesinin öncesinin, potansiyel özgürlüğün gerçekliğidir.”

Goldstein buna, insanların kaygının dayanılmazlığından kurtulmak umuduyla özgürlüklerinden feragat edip dogmalara veya II. Dünya Savaşı yıllarında olduğu gibi faşizme sığınmalarını örnek vermiştir.

Suçluluk

Potansiyellerini gerçekleştirmeyle karşı karşıya gelen kişi, eğer onu gerçekleştirmeyi reddeden veya bunu başaramazsa, suçluluk duyar.

Bunu bir vakayı örnek vererek açıklar:

Sürekli aynı vakayı görmekte olan bir kişi vardır. Rüyasında, kilitli olan bir tuvalet kapısına yürümektedir. Her seferinde, kapının neden kilitli olduğunu merak etmektedir. Tokmağı zorlayıp durmaktadır. Sonunda kişi o kapıdan geçebilmiş ve kendini bir kilisede bulmuştur. Beline kadar dışkı içindedir. Beline bir bağlıdır ve ipin diğer ucu çan kulesine yükselmektedir. Hasta ipin iki ucu arasında, çekilse parçalanacak kadar sıkı bir gerilim içerisinde hissetmektedir. 

Hasta bu rüyadan sonra 4 gün boyunca psikoz nöbeti geçirmiştir.

Vaka şu şekilde açıklanmaktadır:

Eğer kendi varlığımıza dönemez ve sahici olamazsak, bunun yerine konformizmle sığınırsak varoluşumuzu kaçırıyoruz demektir. “Potansiyellerinizi kilit altında tutarsanız, mahrecinizde, ‘özünüzde’, size verilmiş bir şeye karşı suçlu olursunuz. … İşte hastanın başına gelen de budur. Hem bedensel hem de tinsel (ruhsal) deneyim ihtimallerini kilit altına almıştır.”

İkinci bir ontolojik suçluluk olarak, kişinin diğer insanlara karşı hissettiği suçluluktan bahseder. İnsanın sınırlı ve taraflı bir bakış açısından görmek durumunda olmasından dolayı, diğer insanlara hep bir şekilde haksızlık yapacağını, onları anlayıp onların isteklerini gerçekleştirmekte her zaman bir ölçüde başarısız kalacağını bilmesinden kaynaklanır.

Ama bu suçluluk, sağlıklı bir tevazunun ve affediciliğin de kökenidir.

Ontolojik suçluluğu şu şekilde özetlemektedir:

“İlk olarak, herkesi içine alır. Hiç kimse kendi türünden diğer insanların gerçekliğini bir ölçüye kadar çarpıtmaktan kurtulamaz ve hiç kimse kendi potansiyellerini tamı tamına gerçekleştiremez. Her birimiz kendi potansiyellerimizle hep diyalektik bir ilişki içindeyiz. Bu durum Boss’un hastasının dışkılar ve çan kulesi arasında asılı kaldığı rüyada çok çarpıcı bir şekilde örneklenmiştir. 

İkinci olarak, ontolojik suçluluk, kültürel yasaklardan ya da kültürel adetlerden kaynaklanmaz; kökü öz-farkındalık gerçeğindedir. Ontolojik suçluluk, ‘ben suçluyum çünkü ebeveyn yasaklarını çiğnedim’ gibi bir yerden doğmaz; seçen ya da seçemeyen kişi olarak kendimi görebiliyorum derkenki gerçekten kaynaklanır.

Gelişmiş her insan varlığında bu ontolojik suçluluk vardır fakat içeriği kültürden kültüre değişir ve genelde kültür tarafından ona verilir.”

9 Şubat 2018 Cuma

Olmak ve de Olmamak: VI. Bölüm

“Olmak ve de olmamak: Bu bölümün başlığındaki ‘ve de’ ifadesi bir dizgi yanlışı değildir, intihar noktasında birinin tek ve son seferliğine yaptığı bir seçim de değildir; bu ifade, bir ölçüye dek, her an her saniye yapılan bir seçimi yansıtır.”

Söze bir kimseyi tanımanın ne olduğuyla başlıyor. Kişinin davranışlarında etkin olan itki ve mekanizmalara ait edindiğimiz bilgiler, kişiyle yüz yüze gelene kadar havada kalacaktır, diyor.

Ve Sartre’dan, biri hakkındaki teori ve etiketlemelerimizin, o kişiyi olduğu gibi görmemizin, dolayısıyla onu gerçek manada tanımamızın önünde engel teşkil ettiğini ifade eden alıntıyı paylaşıyor:

“Eğer insanı analiz edilmeye yatkın ve özgün verilere, belirli itkilere ( ya da “arzulara”) indirgenebilen, bir özne tarafından bir nesnenin özellikleri olarak taşınan bir şey olarak ele alırsak, elimize ancak dayatmacı bir töz sistemi geçer ki bunu da daha sonra mekanizmalar veya dinamikler ya da örüntüler olarak adlandırırız. Fakat kendimizi bir ikilemin de içinde buluruz. Bizim insan, tutkuları edilgen bir biçimde kabul eden, adeta kararsız bir hamur haline dönüşmüştür. Ya da artık daha fazla indirgenemeyecek oalan itkiler de eğilimlerden oluşan basit bir demet haline indirgenecektir. Her iki durumda da insan gözden yiter şu ya da bu deneyimi yaşayan “o kişiyi” artık göremeyiz.”

Bu eğilimi, “belirli bir kategoriye sokulamayan ya da sayılamayan şeyler”den kaçınma olarak tarif ediyor:

“Matematikselleştiremediğimiz bir şeyin ya da deneyimin gerçek olmadığı yönündeki o eski inanç, kültürümüze hâlâ hakimdir. Ya da rakamlara indirgenebilen şeyler gerçektir, diye düşünülür.”

Sayılamayan ve bir kategoriye konulamayan şeylere örnek olarak, “sevgi”yi ve “bilinç”i gösteriyor. Yine de bu durumun, bizim onları anlama çabamızdan vazgeçirmemesi gerektiğini söylüyor.

Bunlardan sonra, varlık duygusuna geliyor. 

Varlığı şu şekilde tanımlıyor: 

“Başından çeşitili deneyimler geçen e ne kadar ufak olursa olsun, bu kuvvetlerin onun üzerinde çeşitli etkilerde bulunduğunu fark edecek kadar özgürlüğü olan kişideki sonsuz karmaşıklıktaki bir dizi belirlenimci unsuru oluşturan şeydir. Burası, kişinin tepki vermeden önce, duraksama ve dolayısıyla tepkisinin ne yönde olacağını tartma yeteceğine potansiyel olarak sahip olduğu alandır. Bu nedenle burası, onun yani insanın, hiç de itkilerin ve önceden belirlenmiş davranış biçimlerinin bir derlemesi olmadığını gösteren alandır.”

İnsan varoluşu anlamak için kullandığı terimi Dasein olarak belirtiyor. “Sein” (olmak) ile “da” (orada) sözcüklerinin birleşimi olduğunu açıklıyor.

Varlık duygusunun yitiminin, kolektivist yönelimlere ve konformist eğilimlere bağlıyor.

Varlığı İngilizce olarak şu şekilde açıklamaya devam ediyor:

“Okurlar, ‘being’ sözcüğünün İngilizce’de bir ortaç (sıfat-fiil) olduğunu, birinin bir şey olma sürecinde bulunduğunu gösteren bir fiil hali olduğunu akıllarında tutarlarsa ‘human being’ teriminin tam anlamı daha net anlaşılacaktır. … Oysa ‘being’ genel bir isim olarak kullanıldığında ‘potentia’ ya da potansiyellik kaynağı olarak anlaşılmalıdır; ‘being’ palamudu meşeye dönüştüren ya da bizleri gerçekte neysek ona gönüştüren potansiyel, gizli güçtür. Ama ‘a human being’ gibi özel bir şekilde kullanıldığında, birinin bir süreç içinde olduğunu gösteren dinamik bir yan anlam taşır; kişi bir şey olma sürecindedir.”

İnsanın varlığındaki öz-bilinç’in önemini vurguluyor:

“İnsan (veya Dasein), eğer kendisi olmak istiyorsa, kendisinin farkında olması gereken, kendisinden sorumlu olması gereken özel bir varlıktır.”

Öz farkındalığına dair Pascal’ın şu sözünü de aktarıyor:

“İnsan yalnızca bir sazdır; doğada yaşayan ve dokunsalar kopacak bir saz; ama düşünen bir sazdır. Onu imha etmek için tüm evrenin silah kuşanmasına gerek yoktur: Bir buhar, bir damla su onu öldürmeye yeter. Ama evren onu parçalayacaksa bile insan yine de onu katledenden daha soylu olacaktır, çünkü o öleceğini bilir, evrenin ona karşı avantajını da bilir: Oysa evrenin bunların hiçbirinden haberi yoktur.”

İnsanın kendi varlığının farkında olup, var olmayı seçmesinin ne demek olduğunu, dramatik bir vakayı örnek vererek açıklıyor:

<< Gayri meşru bir çocuk olarak doğmuştu. Annesi, öfkelendiği zaman ona sık sık nereden geldiğini hatırlatır, onu aldırmak için ne kadar uğraştığını tekrar tekrar anlatır ve sıkıntılı zamanlarda küçük kıza şöyle bağırırmış: “Sen doğmasaydın bunlar başımıza gelmeyecekti!”. Aile kavgalarında ise akrabaları onu, “Sen neden kendini öldürmedin?” ve “Doğduğun gün senin boğdurulup ölmen lazımdı!” diye azarlarlarmış. Hasta, daha sonraları kendi gayretleriyle eğitimli bir genç kadın olmuştu.

Terapinin dördüncü ayında hasta şöyle bir rüya gördü: “Bir sürü insanın olduğu, kalabalık bir yerdeydim. Hiçbirinin yüzü yoktu; gölge gibiydiler. Sanki sadece insanlardan oluşan çok kalabalık bir ortamdı. Sonra kalabalığın içinde birinin bana şefkat gösterdiğini gördüm.”. Bir sonraki seansta, aradan geçen günler içinde, olağanüstü önemi bir deneyim yaşadığını aktardı. İki yıl sonra hatıralarını yazdığı ve notlar tuttuğu metni aktarıyoruz:

“Bir gecekondu mahallesindeki o soylu yolların altında yürüdüğümü hatırlıyorum. Kafamdan şu düşünce geçiyor: ‘Ben gayri meşru bir çocuğum.’. Bu gerçeği kabul etmek için ıstırap içinde ter döktüğümü hatırlıyorum. Sonra kabullenmenin nasıl bir şey olduğunu anladım. ‘Ayrıcalıklı beyazların arasında bir zenciyim ben’ veya ‘Görebilen insanların arasında bir körüm ben.’. O gece, sonradan uyandığımda bana şöyle geliyordu: ‘Gayri meşru bir çocuk olduğum gerçeğini kabul ediyorum.’ Ama, ‘Ben artık bir çocuk değilim.’ O halde şöyle, ‘Ben gayri meşruyum.’ Aslında öyle de değil: ‘Ben gayri meşru bir çocuk olarak doğdum.’ Geriye ne kalıyor? Geriye kalan şu: ‘Ben varım.’ ‘Ben varım’ ile gelen bu temas ve kabulleniş bir kez yakalandı mı (ki bu, sanırım, hayatımda ilk defa oluyordu) bana ş deneyimi de getirmişti: ‘Var olduğuma göre, olmak hakkına da sahibim.’

Bu nasıl bir deneyim mi? Çok temel bir his; sanki evimin tapusunu almışım gibi. …  kendi varlığımı bulmak ve kendimle bütünleme deneyimi. Sinderella’nın ayakkabısını alarak tüm dünyayı dolaşıp o ayakkabıya uyan ayağı bulmaya çalışmak ve birdenbire ona  uyan tek ayağın kendi ayağım olduğunu görmek gibi … Kişinin kendi benliğine teori gibi kalmasına son vermek gibi.>>

Vaka hakkında 4 yorum bildiriyor.

Birinci yorumunda, “varım” deneyiminin çözüm değil, çözümün önkoşulu olduğunu söylüyor. Burada, hastanın kendinin önemli olduğunu gösteren kanıtları görmüş olsa da derinlerde hala “ben varım, o halde düşünüyorum, eyliyorum” inancını içselleştiremeyebileceğine karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguluyor.

İkinci yorumunda, terapist gibi bir otorite tarafından kabul edilmesinin, hastayı, dünyada var olmak için vereceği savaş için yüreklendireceğinin altını çiziyor.

Ve en önemli soruya gelindiğini ifade ediyor: Birey, kendi varoluşunun farkındalığı ve sorumluluğu ile ne yapacaktır?

Üçüncü yorum, sosyal ve etik normların varoluştaki etkisine dairdir. Zorlanımlı ve katı ahlakçılığın, kişilerde varlık duygusunun bir eksikliği olarak çıkacağını ifade ediyor:
“Katı ahlakçılık, bireyin kendi seçimlerinin yaptırımı olabileceğine dair temel bir güvenceye sahip olmadığı durumlarda, harici yaptırımları devreye sokma yönünde kendini ikna etmesidir.”
Ve, öz saygı, uzun vadede sosyal onaylanmaya dayanmak zorundaysa, aslında o öz saygı değil daha karmaşık türdeki bir sosyal konformitedir, diyor. 

Dördüncü olarak ise, “ben varım”dan “egonun işlevselleşmesi”nin anlaşılmaması gerektiğini açıklıyor. Burada, psikanalizdeki ego kavramının ayrıntılarına giriyor:

“Varlık, ‘ben özneyim’, demek değil, ‘kendimin, pek çok diğer şeyin yanı sıra olmakta olan bu şeyin öznesi olduğunu bilebilen varlığım,” demektir.”.

Varoluş farkındalığının, var olmamanın farkındalığıyla artacağını söylüyor. Ve ölüm farkındalığının, bunun en etkili biçimi olduğunu ifade ediyor.

Varlıksızlıkla yüzleşememenin sebebini, bu kaygıdan kaçmak için konformizme kaçmak, yani bireyin, bir grupta bireysel var oluşunu feda ederek gruba uyum sağlamak olarak belirtiyor.

Nietzsche’nin de “iktidarsız insan” derken anlatmaya çalıştığının bu olduğunu vurguluyor. Yani kişiye kaygı veya potansiyel düşmanlık yaratacak olaylardan kaçarak saldırganlığını baskılayıp, uyuşturulmuş bir şekilde yaşamak. Buradaki saldırganlıkla, nevrotik bir biçimi kastetmediğini de ekliyor.

6 Şubat 2018 Salı

Varoluşçu Psikoterapi I: Hayat, Ölüm ve Anksiyete

Yalom, varoluşçu psikoterapiyi kısaca, “bireyin varolmasından kaynaklanan endişelere odaklanan dinamik bir terapi yaklaşımı”, olarak tanımlıyor ve onun deneye değil sezgiye dayandığını ifade ediyor.

Varoluşsal terapinin yöneldiği sorunların önemini, onları pek çok terapistin gözlemlediğini aktararak vurguluyor:

“Terapistlerin büyük çoğunluğu, örneğin, insanın fani olmasının verdiği korkunun sık sık büyük bir bakış açısı değişimini kolaylaştırdığını, iyileşen şeyin ilişki olduğunu, hastaların seçimlerle işkence yaşadıklarını, terapistin hastanın harekete geçme “istencini” oluşturması gerektiğini ve hastaların büyük çoğunluğunun hayatlarındaki anlamsızlık yüzünden eziyet çektiklerini fark etmiştir.”

Kitap, 4 temel kaygıya odaklanıyor: ölüm, özgürlük, yalıtım ve anlamsızlık. Varoluşsal problemlerin bu kaygıların yol açtığı çatışmalardan kaynaklandığını savunuyor.

Ölüm: “ölümün kaçınılmazlığının farkında olmayla, varolmaya devam etme arzusu arasındaki gerilim”den çıkan çatışma.

Özgürlük: “zeminsizlikle karşı karşıya kalmamızla, zemin ve yapı için duyduğumuz arzu”nun yarattığı bir gerilimdir.

Varoluşçu yalıtım; insanların birbirine ne kadar yakınlaşsa da aralarında kapatılamaz bir boşluk kalacağından ötürü, insanın hayata yalnız başlayıp ondan yalnız ayrılacağının farkına varması; yani “mutlak yalıtımımızın farkında olmamızla, bağlantı kurma, korunma ve daha büyük bir bütün olma arzumuz arasındaki gerilimdir.”

Anlamsızlık: “Eğer ölmek zorundaysak, eğer kendi dünyamızı oluşturuyorsak, eğer her birimiz aslında kayıtsız bir evrende tek başınaysak, o halde hayatın anlamı nedir? Neden yaşıyoruz? Nasıl yaşayacağız? Eğer bizim için önceden takdir edilmiş bir model yoksa, o halde her birimiz hayattaki kendi anlamımızı bulmalıyız. Fakat kişinin kendi yarattığı anlam, insanın hayatını taşıyacak kadar sağlam olacak mıdır? Bu varoluşçu dinamik çatışma, bir anlamı olmayan evrene fırlatılmış, anlam arayışı içindeki yaratığın ikileminden kaynaklanmaktadır.”

Bu dört kaygının, insanın problemlerinin temelini oluşturduğunu ama genelde insanların başka problemlerle oyalanarak bunlarla yüzleşmekten kaçındığını iddia ediyor. Bunu sadece hastaların değil, terapistlerin de yaptığını ekliyor:

“Bu tür terapistler, varoluşçu konulardan uzak durmanın en iyisi olduğunu düşünürler, çünkü hayatın zalim gerçekleriyle başa çıkmanın iki yolu vardır -kaygılı gerçek ya da inkar- ve ikisi de hoş değildir.”

HAYAT ve ÖLÜM

Bu bölümde ölüm hakkında bir çok büyük düşünürün yazdığını ve birçoğunun ölümü düşünmenin hayatı zenginleştirdiğini düşündüğünü aktarıyor.

“Fakat bu ifade tam olarak ne anlama gelmektedir? Ölüm fikri, insanı nasıl korumaktadır? Ve neye karşı korumaktadır?”

Sorularını soruyor ve ardından soruları Martin Heidegger’ın, kendi kişisel ölümümüzün farkında olmanın bizi bir varoluş şeklinden daha yüksek olana geçmeye sevkettiği şeklindeki bakışıyla açıklamaya girişiyor:

“Heidegger dünyada iki türlü temel varoluş şekli bulunduğuna inanmaktadır:

1- Varolmayı unutma durumu
2- Varolmayı düşünme durumu

Bir kişi varolmayı unutma durumunda yaşıyorsa madde dünyasında yaşayıp kendisini sıradan hayat oyalamalarına kaptırmıştır:”düzeyi düşmüştür”, “boş gevezeliğe” kaptırmıştır kendini, “onların” içinde kaybolmuştur. Kendini sıradan dünyaya, işlerin gidiş şekliyle ilgili kaygılara teslim etmiştir.

Varolmayı düşünen durumda, kişi varolmanın devamlı olarak farkındadır. Kişi, varolmanın sorumluluğu üzerine düşünür. İnsan, yalnızca bu durumda kendi yaratılışıyla ilgili olduğu için, kendini değiştirme gücünü yalnız burada kavrayabilir.”

İnsanın alışılmış biçimde, ilk durumda yaşadığını söyler. “Kendi hayatı ve dünyasının sahibi olduğunun farkında olmadığı”, “kaçtığı”, “düştüğü” ve sakinleştirildiği, “rastgele birisi tarafından sürüklenerek” seçimlerden kaçtığı durumdur bu.

Peki ölümün tüm bunlarla ne alakası var? Heidegger, varoluşunun farkında olma, daha aydınlanmış olma durumuna kişinin çabalayarak, dişlerini sıkarak gelemeyeceğini farketmiştir, diye aktarır Yalom.

Kişiyi sıradan varolma durumundan çıkaracak sarsıntıyı yaratacak belirli olaylar ve şartlar vardır. “Jaspers bunlardan “sınır” ya da “uç” ya da “limit” durumlar olarak bahsetmektedir.”. Bu, sarsıcı olayların içerisinde ölüm, eşsizdir.

Ölüm düşüncesinin önemini, “yargılarınıza bir süre için ara verip herhangi bir ölüm düşüncesinin olmadığı hayatı bir hayal edin. Hayat yoğunluğundan bir şeyler kaybeder. Ölüm inkar edildiğinde hayat küçülür.”, diyerek açıklar.

Aktardığı üzere, Golden State Köprüsü’nden atlayarak intihar girişiminde bulunmuş ama sağ kurtulmuş her 10 kişiden 6’sı hayat görüşünü değiştirmiştir.

Ölümle yüzleşmenin insanlarda, “hayatın kısalığı ve değerli oluşuna dair güçlü bir duyguya … hayattan daha büyük bir zevk alma duygusuna, yakın çevreye karşı algının ve duygusal tepkiselliğin arttığı duygusuna … o anı yaşama ve geçen her anın tadını çıkarma yeteceğine … hayatın daha fazla farkında olma duygusuna -hayatın, yaşayan şeylerin farkındalığına ve çok geç olmadan ondan tat alma isteğine,” yol açtığını paylaşır.

Kanserli hastalarının kendi dönüşümlerinden aşağıdaki şekilde bahsettiklerini söyler:

* Hayat önceliklerini yeniden düzenlemek: önemsizi önemsiz olarak görmek
* Özgürlük duygusu: yapmak istemedikleri şeyi yapmamayı seçebilme
* Hayatı emekliliğe ya da başka bir noktaya dek ertelemek yerine güçlü bir o anda yaşama hissi
* Hayatın önemli gerçeklerini canlı bir şekilde kabul etme: değişen mevsimler, rüzgar, dökülen yapraklar, son Noel, vs.
* Sevilen kişilerle krizden önce olduğundan daha derin iletişime girmek
* Krizden öncesine göre daha az kişilerarası korku, reddedilmeyle ilgili daha az kaygı, risk almaya daha büyük isteklilik

Senator Richard Neuberger’in kanserden ölmeden kısa süre önce yaptığı konuşmayı aktarır:

“Dönüşü olmayacağını düşündüğüm değişiklikler oldu bende. Saygınlık, politik başarı, mali durum gibi konular birdenbire önemsiz hale geldi. Kanser olduğumu fark ettiğim o ilk saatler içinde Meclis’deki yerimi, banka hesabımı ya da özgür dünyanın kaderini hiç düşünmedim… Karım ve ben hastalığımın teşhis edilmesinden bu yana hiç kavga etmedik. Eskiden onu diş macunu alttan sıkmak yerine üstten sıktığı, benim titiz iştahıma uygun şekilde ikramda bulunmadığı, konuk listesini bana danışmadan hazırladığı, kıyafetlere çok fazla para harcadığı için azarlardım. Şu anda ya bu konuların farkında delim ya da ilgisiz görünüyorlar…

Bunların yerini bir zamanlar öylesine kabul ettiğim şeylerin yeniden takdir edilmesi aldı - bir arkadaşla öğle yemeği yemek, Muffet’in kulaklarını kaşıyıp mırıltılarını dinlemek, karımın arkadaşlığı, başucu lambamın ışığı altında bir kitap ya da dergi okumak, bir bardak portakal suyu ya da bir dilim kek için buzdolabını talan etmek. Sanırım ilk defa gerçekten hayatın tadını çıkarıyorum. Sonunda ölümsüz olmadığımı fark ettim. Sahte gurur, yapay değerler ve hoşlanılan tepeden bakışlarla -en sağlıklı olduğum zamanlarda bile- kendim uğruna berbat ettiğim bütün o olayları hatırladığımda ürperiyorum.”

Özetle, ölüm fikrinin insanları koruduğunu savunmaktadır:

“Ölümün kabul edilmesi hayata bir keskinlik hissi vermekte, hayat görüşünde kökten değişiklikler yapmaktadır ve insanı oyalanmalar, sakinleştiriciler ve önemsiz kaygılarla belirlenen bir yaşam tarzından daha otantik bir tarza taşıyabilir.”

ÖLÜM ANKSİYETESİ

Kavramı, “ölüm korkusu”, “çok büyük dehşet”, “sonluluk korkusu” gibi farklı şekillerde tarif ediyor. Neden olarak bireylerin ölüm korkusunu çok farklı şekillerde hissedebileceğini ifade ediyor.

Bunlarla beraber, daha kesin bir tanım arıyor. Ölümle ilgili tam olarak korktuğumuz şeyin ne olduğunun peşine düşüyor.

Jack Choron’un üç tür ölüm korkusunu alıntılıyor: 
1- Ölümden sonra meydana gelen şeyler,
2- Ölme “olayı”,
3- Olmanın sona ermesi.

Bunların ilk ikisinin ölümle ilgili korkular olduğunu aktardıktan sonra, varoluşçu psikoterapinin odaklandığı “olmanın sona ermesi”, yok olma, ortadan kaybolma, imha olma, plan ve projelerin sona ermesi, bir daha hiçbir deneyimin yaşanmaması korkularının önemini vurguluyor.

“İnsan kendini kaybetmek ve bir hiç haline gelmekten dehşetle korkar. Bu anksiyetenin yeri belirlenemez. Rollo May’in dediği gibi, “Bir anda her yerden saldırır bize.”. Ne anlaşılabilen ne de yeri belirlenebilen bir korkuyla yüzleşilemez ve daha da korkunç hale gelir: kaçınılmaz bir biçimde daha ileri anksiyeteyi ortaya çıkaran çaresizlik duygusunu meydana getirir.”


Anksiyeteyle savaşmanın çözümü olarak ise, “onu hiçbir şeyden bir şeye dönüştürmek” olarak sunuyor. Yani, anksiyetenin kökenini tanımlayarak onu bilinen bir korkuya dönüştürmek.

27 Ocak 2018 Cumartesi

İnsanın Anlam Arayışı, Viktor Frankl

Viktor Frankl, Auschwitz toplama kampından sağ kurtulmuş bir psikiyatrist ve nörolojist olarak, kampta tanık olduğu süreci, nasıl hayatta kaldığını anlatıyor. Kitabı, akıcı bir dille, ayrıntıya girmeden ve acındırmaya başvurmadan yazmış. Kitap, ilk olarak 1946’da yayınlanmış.

Öncelikle hayatta kalmasında şans faktörünün ve geleceğin belirsiz olmasından ötürü de en kötü koşullarda bile umut etmekten vazgeçmemesinin önemini vurguluyor.

Açlığın ve işkencenin, insanları nasıl sadece kendi hayatını düşünen, duygusuz varlıklara dönüştürdüğünü yazıyor. Ayrıca; SS subayları arasından bile merhametliler çıkarken, mahkumlar arasından SS subaylarından bile acımasızlarının çıktığına şahit olduğunu söylüyor. Buna göre, insanları iki “ırk”a ayırıyor: Soylular ve soysuzlar. Hiçbir topluluğun bu bakımdan “arı” olmadığını, iki “ırk”tan da insanları barındırdığını ifade ediyor.

Uykusuzluk, yetersiz beslenme ve çeşitli ruhsal stresler altında bile kamp tutuklularının duygu yitiminin ve sinirliliğin üstesinden gelebildiğinin, zihinsel bağımsızlıklarını koruyabildiklerinin sayısız örneği gördüğünü söylüyor:

“Nöroloji ve psikoloji gibi iki alanda çalışan bir profesör olarak, bir insanın, biyolojik, ruhsal ve toplumsal koşullara ne ölçüde tâbi olduğunun tam anlamıyla farkındayım. Ama ben, iki alanda birden profesör oluşumun yanı sıra dört kamptan -yani toplama kamplarından- sağ çıkmış ve bu nedenle, insanın düşünülebilecek en kötü koşullara bile görülmemiş ölçüde direnip göğüs germe yetisine tanıklık etmiş bir insanım.”.

Ve determinizme itiraz ediyor:

“Bir insanı, ona en küçük bir özgürlük kırıntısı bırakmayacak şekilde koşullandıracak hiçbir şey yoktur. Bu nedenle, ne kadar sınırlı olursa olsun, nevrotik, hatta psikotik vakalarda bile insana bir parça özgürlük kalır.”.

Çeşitli hastalıkların, açlığın, soğuğun ve yorucu çalışmanın pençesinde hayata tutunabilenlerin, psikolojik olarak kendini güçlü tutanlar olduğunu ifade ediyor:

“Bir insanın ruhsal durumuyla -cesareti ve umudu ya da bunların bulunmayışı- vücudunun bağışıklık durumu arasında ne kadar yakın bir ilişki olduğunu bilenler, umut ve cesaretin birdenbire yitirilmesinin öldürücü bir etkisi olabileceğini anlayacaktır. Arkadaşımın ölümünün nihai nedeni, beklediği özgürlüğün gelmemesi ve ağır bir hayal kırıklığı yaşamasıydı. Bu, vücudunun uykuda olan tifüs salgınına karşı direncini birdenbire düşürmüştü. Geleceğe olan inancı ve yaşama istemi felce uğramış ve bedeni hastalığa yenik düşmüştü …”.

Pek çok arkadaşını hastalık sebebiyle kaybettiğini söylüyor. Kimlerin ne zaman öleceğini ise tutumlarına bakarak tahmin edebilecek hale geldiklerinden bahsediyor. Öncelikle, hayattan bir beklentisi kalmadığını ifade edenlerin ve hayal kurmayı bırakanların direncinin kırıldığını anlatıyor. İnsanların hayata tutunmaları için anlama ihtiyacı duyduklarını ifade ediyor.

Hayatın anlamının ise tekil ve soyut bir şey olmadığını, kişiye ve duruma göre değişeceğini; bu yüzden herkesin kendi anlamını bulması gerektiğini savunuyor: Yaşamın genel olarak anlamının ne olduğu sorusunu, bir satranç şampiyonana sorulan, “Söyleyin ustam, dünyadaki en iyi hamle nedir?”, sorusuna benzetiyor.

Anlamın 3 yoldan keşfedilebileceğini söylüyor:
1- Bir eser yaratarak veya bir iş yaparak
2- Bir şey yaşayarak veya bir insanla etkileşerek
3- Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek

Birinci yol gayet açık.
İkinci yolda bahsettiği bir şey yaşamayı; iyiliği, doğruluğu, güzelliği, doğayı ve kültürü, en önemlisi olarak da insanı yaşamak olarak olarak tanımlıyor. Yani sevgi ilişkisini kastediyor:

“Kafama bir düşünce saplandı: Yaşamımda ilk kez, onca şair tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. Gerçek: İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir. O anda, insan şiirinin ve insan düşünce ve inancının vermesi gereken gizin anlamını kavradım: İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu. Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım.”.

Üçüncü yolu, Stoik bir bakış açısıyla, acıyı anlama çevirmenin önemini, şu şekilde açıklıyor:

“Çünkü o zaman önemli olan şey, kişisel bir trajediyi bir zafere, kendi zor durumunu bir insan başarısına dönüştürmek ve sadece insana özgü eşsiz insan potansiyeli olabildiğince göğüslemektir.”.

Acıyı, eşsiz bir fırsat olarak görüyor. Yaşamın anlamının; ölümü ve acıyı da kapsayacak şekilde aranması gerektiğini savunuyor. Kaderin kendisine yüklediği acıları çekmeyi, bitirilmesi gereken görevler olarak tanımlıyor. Böylece, kişinin normalde ulaşamayacağı potansiyeline ulaşabileceğini iddia ediyor. Bunun yanında, gereksiz acı çekme ve acı çekmekten zevk almayı savunmadığını da belirtiyor.

Kişinin deneyimlediği acının ise öznel olduğunu ifade ediyor. Acıyı, gaza benzetiyor. Boş bir odaya bırakılan bir gazın, miktarı ne olursa olsun, odayı kaplayacağı gibi, insanlar için de kendi acılarının kendilerine büyük göründüğünü söylüyor.

Ve tutukluların acılarının dışarıdaki insanlar tarafından kendi acılarıyla kıyaslanıp hafifsenmesinin yarattığı içerlemeyi şöyle açıklıyor:

“Tutuklu, ülkesine döndüğünde, orada karşılaştığı bir dizi şey içerleme yaratıyordu. Bir insan, dönüşünde birçok yerde sadece omuz silkmeyle ve sıradan ifadelerle karşılandığını anladığı zaman, içerleme duymaya ve onca şeyi neden yaşadığını kendi kendine sormaya başlıyordu. Hemen her yerde aynı sözleri, “Bilmiyorduk”, veya “Biz de acı çektik”, duyunca, kendi kendine soruyordu: Gerçekten bana söyleyebilecekleri daha iyi bir şey yok mu?”.

“Ve mutluluk”, diyor; “aranmaz, ortaya çıkması gerekir. İnsanın mutlu olmak için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra mutluluk otomatik olarak gelir. Gördüğümüz gibi insan, mutluluk arayışında değildir; belli bir durumda yapısal ve uykuda olan potansiyel anlamı gerçekleştirmek yoluyla mutlu olmak için neden aramaktadır.”.

Mutlu olmayı amaç seçmeyi, fotoğraf makinesi karşısında poz veren insanların kendilerini gülümsemeye zorlamasına benzetiyor. Sonucunda, ancak yapay gülücükle donmuş suratlar ortaya çıkacağını söylüyor.

Bireyin anlam arayışının başarılı olması sonucunda kişinin hem mutlu olacağını hem de acıya göğüs gerebilecek yeteneği kazanacağını iddia ediyor.

Anlamsızlığın sebebini ise basitçe, “insanların yaşamalarını sağlayacak pek çok şeyin olmasına karşın uğruna yaşayacakları bir şeyin olmaması” olarak tanımlıyor.

Özellikle işsiz gençlere kamu yararına ücretsiz çalışmayı öneriyor:

“boş zamanlarını ücretsiz, ancak anlamlı bir uğraşla doldurmaya başladıkları an, ekonomik durumlarının değişmemesine ve duydukları açlığın aynı olmasına karşın, yaşadıkları depresyon ortadan kalkıyordu. Buradan çıkan gerçek, insanın sadece refahla yaşamadığıdır.”.


Ayrıca, birbirine düşman grupların ortak bir amaç altında birleştiklerinde aralarında husumetin kaybolduğunu iddia ederek, anlamın birleştirici gücüne de atıf yapıyor.

Kitabını ise şu sözlerle bitiriyor:

"Bu nedenle uyanık olalım; iki anlamda uyanık olalım:
Auschwitz'den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz.
Hiroşima'dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz.".

20 Kasım 2017 Pazartesi

Varoluşsal Yalıtım ve İlişkiler

"Anlaşılmaz bir yalnızlık ve üzüntü içini kapladı: hayatını ağaçların arasındaki dar koridordan görüyordu ve hep üzgün olacağını biliyordu: küçük kafatasının yuvarlaklığına kapatılmış ve çarpmakta olan kalbinin en gizli yerine hapsedilmiş hayatı hep yalnız geçitlerden geçmeliydi. İnsanların birbirlerine sonsuza dek yabancı kalacaklarını, kimsenin kimseyi gerçekten tanıyamayacağını, annemizin karanlı rahmine hapsolarak hayata onun yüzünü görmeden geldiğimizi, onun koluna bir yabancı olarak verildiğimizi ve kaçılamaz varoluş hapishanesinde sıkışıp kaldığımızı, hangi kol bizi tutarsa tutsun, hangi dudaklar bizi öperse öpsün, hangi kalp bizi ısıtırsa ısıtsın asla kaçamayacağımızı biliyordu. Asla, asla, asla, asla, asla..."
Varoluşsal yalıtım, insanın kendi ve başka biri arasındaki kapatılamayan uçuruma gönderme yapar. Daha temel bir yalıtıma da, bireyin kendi ve dünya arasındaki ayrımı da kapsamaktadır
Varoluşsal yalıtımın temellerinden biri özgürlüktür. Özgürlük, beraberinde sorumluluğu getirir; o da yalnızlığı; bir başka yaratıcı ve koruyucudan kendi sorumlulukları için beklenti içine girmeyi bırakması sonucu, insanın kendi anne-babası olmasının yalnızlığını.
Diğer bir ayağı, Fromm'un bakışıyla çaresizliktir: "Tek başınalığının ve ayrılığının, doğa ve toplumun güçleri karşısındaki çaresizliğinin farkında olmak, bütün bunlar ayrı, bağımsız varoluşu dayanılmaz bir hapishane yapar. Ayrılığın yaşanması, tüm anksiyetelerin kaynağıdır. Ayrı olmak demek, insanî güçlerini kullanamamak, hayat bağının kesilmesi demektir."
Yalnızlık ve çaresizliğin bu birleşik etkisi, kendi seçimimiz olmayan bir varoluşun içine onayımız olmaksızın itilmiş olduğumuzu fark etmeye yönelik anlaşılabilir duygusal bir tepkidir. Heidegger, bu durumu "fırlatılmışlık" olarak tabir eder.
Ve böylece, bazı kırılma noktalarında, alışıldık hayatımız bildik olandan çıkar:
"Son derece esrarengiz bir şey onun ve dünyasının bildik nesneleri arasına, onun ve arkadaşlarının arasına, onun ve "değerlerinin" arasına girer. Kendisinin olarak gördüğü her şey solup gözden kaybolunca tutunabileceği hiçbir şey kalmaz. Tehdit eden şey "hiçtir" (hiçbir şey) ve kendini tek başına ve boşlukta bulur."
Nesneler anlamlarını yitirdiklerinde, birey dünyanın yalnızlığı, acımasızlığı ve hiçliğiyle yüzleşme anksiyetesi yaşar. Bu durumdan kaçmak için kişi, kendine çeşitli oyalamalar arar.
İlişki
Varoluşsal yalıtım korkusuna karşı en büyük destek ise, yapısı gereği ilişkidir.
Bir ilişkide ideal olan, birbiriyle gereksinimden arınmış tarzda ilişki kuran bireyleri içermesidir. Bu noktada ise, birinin bir başkasını, kendine sağladığı şeyler yüzünden değil de yalnızca o olduğu için sevmesi nasıl olası olabileceği sorusu gündeme gelmektedir.
Başkasıyla ilişki kurmakta, "diyalog kılığına girmiş monologlar" yapma tehlikesi bulunmaktadır.
Bir başkasıyla gereksinimden arınmış bir şekilde ilişki kurmak olası mıdır, sorusuna yanıt olarak Buber, Maslow ve Fromm'un düşünceleri ışığında, olgun ilişkinin tanımı ve gereksinimleri şu şekilde ifade edilebilir:
1. Bir başkasıyla ilgilenmek, bencil olmayan bir şekilde ilişki kurmak anlamına gelir: kişi kendi farkındalığını ve bilinçliliğini bırakır; benim için ne düşünüyor ya da bu ilişkide bana göre ne var, düşünceleri olmadan ilişki kurar. İnsan övgü, hayranlık, cinsel rahatlama, güç, para aramaz. Kişi o anda yalnızca diğer insanla ilişkide bulunur: bu etkileşimi izleyen gerçek veya hayali üçüncü taraflar olmamalıdır. Diğer bir deyişle kişi bütün varlığıyla ilişki kurmalıdır: eğer insanın bir parçası başka bir yerdeyse -örneğin, ilişkinin üçüncü bir şahıs üzerindeki etkisini düşünüyorsa- ilişki kurmada o derece başarısız olacaktır.
2. Bir başka insana ilgi duymak, diğer insanı olabildiğince tam olarak tanımak ve yaşamak anlamına gelir. Eğer kişi benceil olmadan ilişki kurarsa, diğer insanı, yalnızca bir fayda amacına hizmet eden kısımları yerine bir bütün olarak yaşayabilir. İnsan diğer kişinin de kendisi hakkında bir dünya kurmuş olan duygulu bir varlık olduğunu kabul ederek kendisini diğerine sunar.
3. Diğeriyle ilgilenmek, diğerinin varlığı ve gelişimi ile ilgilenmek demektir. Samimi dinlemeyle elde edilen tam bilgiyle kişi, diğerlerinin etkileşim anında tam olarak canlı hale gelmesine yardımcı olmaya çabalayabilir.
4. İlgilenmek aktif bir harekettir. Olgun sevgi, sevmektir; sevilmek değil. İnsan diğerine severek verir; diğerine tutulmaz.
5. İlgilemek, insanın dünyada varolma şeklidir; belirli tek bir insanla özel, ele geçmez sihirli bir bağlantı değildir.
6. Olgun ilgilenmek, insanın zenginliğinden doğar yoksulluğundan değil; gelişiminden doğar, gereksiniminden değil. İnsan varolmak, bütün olmak, ezici yalnızlıktan kurtulmak için diğerine gereksinim duyduğu için sevmez. Olgun bir biçimde seven biri, bu gereksinimlerini başka zamanlarda, başka şekillerde karşılamıştır ki, bunun en azı hayatın erken dönemlerinde kişiye doğru akan anne sevgisi değildir. O halde geçmişteki sevgi güç kaynağıdır; şu anki sevgi ise gücün bir sonucudur.
7. İlgi göstermek karşılıklıdır. İnsan gerçekten "diğerine doğru döndüğü" ölçüde değişir. Diğerini hayata getirdiği ölçüde daha canlı hale gelir.
8. Olgun ilgi gösterme ödülsüz değildir. İnsan değişir, zenginleşir, tam olarak gelişir, varoluşsal yalnızlığı zayıflar. İlgi göstermek yoluyla insan ilgi görür. Fakat bu ödüller samimi ilgi göstermeden kaynaklanırlar; onu başlatmazlar. Frankl'ın iyi seçilmiş sözcük oyununu kullanacak olursak, ödüller ardından gelebilir ama ardından gidilemez.
Irvin Yalom, Varoluşsal Psikoterapi kitabından
devamı -> https://alintibellegi.blogspot.com.tr/2017/11/varolussal-yaltm_20.html

Özgürlüğün Vertigosu, Rollo May

Kişisel özgürlük, daha önce hiç yürümediğimiz yollarda tehlikeye atılmak olduğundan, bu tehlikenin ileride neye benzeyeceğini asla bileme...