Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2018 Pazar

Anlamsızlık. Bölüm 10. Irvin Yalom

Kitabın 10. bölümünün özeti:

“Beş yıl önce garip bir zihinsel durum başladı bende: sanki nasıl yaşayacağımı, ne yapacağımı bilmiyormuşum gibi şaşkınlık ve tıkanma anları yaşadım… Bu hayat tıkanmaları kendini hep aynı soruyla sundu bana: neden? ve ne için? … Bu sorular gittikçe artan bir ısrarla yanıt istediler ve tek tek noktalar gibi gruplaşarak kara bir leke halini aldılar.”

Tolstoy’un İtiraflar'ında dile getirdiği bu anlam krizini pek çok kere tecrübe etmişizdir:
Hayatımın anlamı nedir? Neden yaşıyoruz? Nasıl buraya geldik? Ne için yaşıyoruz? Sonunda öleceksek, yaptığımız herhangi bir şeyin anlamı var mı?

Tolstoy sorgulamaya, para kazanıp çocuklarına miras kalacak servete sahip olmayla ve sonrasında yazarlık kariyeriyle devam eder:

“Peki diyelim ki Gogol, Puşkin, Shakespeare, Moliere’den -dünyadaki tüm yazarlardan- daha ünlü oldum, sonra ne olacak? Buna bir yanıt veremem. Böyle sorular hemen yanıt ister; bir yanıt olmaksızın insan yaşayamaz. Ama yanıt, bir yanıt olmadığıdır.”

Anlamı kaybetmesiyle Tolstoy, işlevsiz hale gelmiştir:

“Üzerinde durduğum zeminin parçalandığını, üzerinde duracağım bir şey kalmadığını, umrunda yaşadığım şeyin bir hiç olduğunu, yaşamak için bir nedenim kalmadığını hissettim… Gerçek şu ki, hayat anlamsız. Hayatın her günü, her adımı beni uçurumun kenarına biraz daha yaklaştırdı ve enkazdan başka hiçbir şey olmadığını gördüm.”

Elli yaşında Tolstoy ölüme çok yaklaşır:

“Hayatımın ellinci yılında beni ölüme çok yaklaştıran soru, gelişmemiş bir çocuktan en zeki bilgeye kadar her insanın ruhunda yatan en basit sorudur: Şu an yaptığım ve yarın yapacağım şeyden ne yarar gelcek? Benim bütün hayatımdan ne yarar gelecek? Neden bir şey istemeliyim? Neden bir şey yapmalıyım? Yine başka bir ifadeyle: Beni bekleyen kaçınılmaz ölümle tahrip olmayacak herhangi bir anlam var mı hayatta?”

Anlam krizi yaşayan başka bir yazar Albert Camus’tur. Sisifos Söyleni’ne şöyle başlar:

“Yalnızca gerçekten ciddi bir tek sorun var: İntihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğini düşünmek, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Dünyanın üç boyutlu olması, zihnin dokuz ya da on iki kategorisi (Kant’a gönderme) olması gibi sorunlar sonra gelir. Bunların hiç önemi yok. Yanıtlamak gerek önce. Nietzsche'nin de söylediği gibi, bir filozof saygıdeğer olabilmek için özüyle sözü bir olmak zorundaysa, bu durumda yanıtın önemi ortaya çıkar, çünkü yanıt kesin davranışı önceler. Bunlar yürekte kendini gösteren apaçıklıklardır, ama onları zihinde aydınlık kılabilmek için derinleştirmek gerekir.”

Carl Gustav Jung, anlamsızlığın hayatın tamlığını engellediğini ve bu nedenle “hastalığa eşdeğer” olduğunu düşünmekteydi:

“Hayatta anlam yokluğu nevrozların başlangıcında önemli bir rol oynamaktadır. Nevroz anlamını bulamamış olan ruhun acı çekmesi olarak anlaşılmalıdır… Vakalarımın üçte biri klinik anlamda tanımlanabilir herhangi bir nevroz göstermiyorlar, ama hayatlarındaki anlamsızlıktan ve amaçsızlıktan yakınıyorlar.”

Viktor Frankl’a göre, en büyük varoluşsal stres, anlam eksikliğidir.

Salvator Maddi, varoluşsal nevrozu, “anlamsızlık veya kişinin uğraştığı veya yaptığını hayal ettiği şeylerin doğruluğuna, önemine, yararına veya değerine inanma yetersizliği” olarak tanımlamaktadır.

Benjamin Wolman, “Hayatta bir anlam bulamama, insanın yaşamaya, mücadele etmeye, ümit etmeye değecek hiçbir şeyi olmadığı duygusu … hayatta herhangi bir hedef ya da yön bulamama, insanlar yaptıkları işte çok çabalasalar da çok isteyecek bir şeyleri olmaması duygusu”, olarak tanımlamaktadır.

Bu bölümde Yalom, anlamsızlık batağındaki hastalarda denenmiş ve işe yarayan bazı yararlı bilgileri derleyip paylaşarak bir rehber oluşturmak istediğini belirtmiştir.

Terapistlerin ise, hayatın temelinde yer alan, tarih boyunca pek çok düşünürün pençesinden kurtulmayı başaran bu çetin soruyla karşılaştıklarında kaçak cevaplar vermemek için kendilerini bu konuda geliştirmeleri gerektiğini tavsiye etmektedir.

Anlam Problemi

1. “İnsanoğlu anlam arar gibi görünmektedir. Anlam, amaç, değerler veya idealler olmaksızın yaşamak, önemli ölçüde strese yol açmaktadır. İnsanı, hayatını sona erdirme kararına kadar götürebilir. Frankl, toplama kamplarında hiçbir anlam duygusu olmayan insanların yaşamalarının olası olmadığını belirtmiştir. Görünüşe göre hepimizin kesinliğe -bütün çabalarımızı yönelteceğimiz sağlam ideallere ve onlara göre hayatlarımızı yönlendireceğimiz kılavuzlara- gereksinimimiz vardır.”

2. “Ama varoluşçu görüş, kesinlik diye bir şeyin olmadığını, dünyanın rastlantısal olduğunu -yani olan her şeyin başka şekillerde de olabileceği; insanın kendisini, dünyasını ve o dünya içindeki kendi durumunu oluşturduğu; insanların yarattığından başka bir ‘anlamın’ evrende mükemmel bir düzenin varılmadığı, yaşam için hiçbir kılavuz bulunmadığı görüşünü ileri sürmektedir.”

O halde problem temel olarak şudur:

“Bir anlama gereksinimi olan bir varlık, anlamı olmayan evrende nasıl bir anlam bulacaktır?”

Hayatın Anlamı

TANIMLAR

Anlam ve amaç, farklı manalarına gelmelerine rağmen, hayatın anlamı veya amacı, birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Anlam, daha çok bir tutarlılık arayışını belirtirken; amaç, bir yönelmeyi belirtmektedir.

Hayatın anlamı dendiğinde, yaratılışın anlamı ve bireyin varoluşunun anlamı kavramlarını birbirinden ayırmak gerektiğini ifade eder Yalom. Yaratılışın anlamı, yani kozmik anlam, evrenin topyekun bir amaca hizmet ettiğini kastederken; bireysel anlam, yani dünyevi anlam, kişinin tikel varlığının bu parçadaki yerini bildirmektedir. Bu nedenle, kozmik bir anlam duygusuna sahip bireyler, kendi bireysel anlamlarını buradan çıkarmaktadırlar. Diğer yandan kişi, dünyevi bir anlama, kozmik bir anlama sahip olmadan da sahip olabilir.

KOZMİK ANLAM

İbrahimi dinlerde insan, Tanrı’nın planının bir parçasıdır. Ona uygun bir yaşantı ödüllendirilecektir. Peki insan bunu nasıl bilecektir? Tutucu görüş, ilahi buyruğun kitaplar tarafından bildirildiğini ve insanın kitapta yazanı harfi harfine uyguladığı taktirde mükafata ereceğini savunur. Diğerleri insanın yalnızca bir inancının olmasını yeterli görür. İnsan, Tanrı’nın buyurduğunu hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğinden, ipuçları veya tahminlerle veya insanın Tanrı’nın zihnini bilemeyeceği düşüncesiyle yetindi gerektiğini söylerler. Pascal, “Bir dal, ağacın anlamını bilmeyi ümit edemez.”, demiştir. Viktor Frankl, çocuk felcini bulmak için kobay olarak kullanılan maymunun, çektiği acıların manasını zihinsel yetersizliği nedeniyle hiçbir zaman anlayamayacağını, insanın da yaratılışının anlamını anlayamayacağına örnek olarak vermiştir. Aristoteles’in başlattığı gelenek, Tanrı’nın mükemmel olduğunu ve insanın amacının her şeyde mükemmele ulaşmaya çalışması olduğunu düşünmektedir. 12. yy’da Moses Maimonides, Kafası Karışmışın Kılavuzu’nda mükemmelliğe doğru çabalamanın 4 çeşidini karşılaştırmıştır. 1. yaklaşım olan fiziksel özelliklerin mükemmelliğini geçici olduğu için; 2. yaklaşım olan vücudun mükemmelliğini, insanı hayvandan üstün hale getiremeyeceği için kenarda bırakmıştır. 3. yol olan ahlaki mükemmelliği övmüş fakat insanın kendinden çok diğerlerine hizmet etmesi dolayısıyla eksik bulmuştur. 4. yol olan mantıksal mükemmelliğin ise gerçek insan mükemmelliği olduğunu iddia etmiştir. Bu mükemmellik son hedeftir ve insanın Tanrı’yı anlamasını sağlar.

Jung’da ve Hegel’de, insanın yaratımının mükemmelliği tamamladığı düşüncesi vardır. Hegel, “dünya olmaksızın Tanrı, tanrı değildir. … Tanrı ancak kendisini tanıdığı ve kendilik bilgisi, insanın içindeki kendisinin ve insanın tanrı bilgisinin farkında olduğu sürece tanrıdır,” diye yazmıştır. 

Rilke şöyle yazar:

Ben ölürsem ne yapacaksın Tanrı?
Ben senin sürahinim, kırılırsam ne olur?
Ben senin içeceğinim, dökülürsem ne olur?
Ben senin kaftanın ve mesleğinim
Beni kaybedersen anlamını yitirirsin.

Thomas Mann, “İnorganikten hayat üretimiyle nihai olarak hedeflenen şey insandı. Onunla birlikte büyük bir deney başlamıştır, onun başarısızlığı yaratımın başarısızlığıdır. … Öyle olsun ya da olmasın insanın öyleymiş gibi davranması iyi olacaktır.”, demiştir. Chadrin, hayatın “tek ve dev bir organizma” olarak evrimsel yöntemle önceden belirlenen hedefe gittiğini iddia etmiştir. “İnsan başarısının yükseklerine tırmanmaya çalışanların ancak çok küçük bir bölümü zirvenin yakınlarına ulaşsa da birçok tırmanıcının bulunması zorunludur. Yoksa zirveye kimse ulaşamayabilir. Kaybolmuş ya da unutulmuş olanlar tırmanma çabası gösterdikleri sürece boşuna yaşamışlardır.” diyerek, insanlığın kollektif çabasının evrimin gerçekleşmesindeki rolüne dikkat çeker.

DİN DIŞI KİŞİSEL ANLAM

Kozmik Anlamın Yokluğunda Kişisel Anlam: Yaklaşık üç yüz yıl önce, tanrısal anlam, varlığının Kantçı sorgulamadan geçmesinin ardınan bilimsel tutumun saldırılarıyla da iyice zayıflamıştır. 

Fakat anlam sistemlerinden, yerine birşey konulmaksızın vazgeçilemez. Belki “Neden yaşıyoruz?” sorusunun yanıtından vazgeçebiliriz ama “Nasıl yaşayacağız?” sorusunu ertelemek kolay değildir. Modern insan, din olmadan anlamı bulma göreviyle karşı karşıyadır.

Absürt bir dünyada yaşamak: Camus ve Sartre.

Camus, insanın anlamı olmayan bir dünyada acınası bir varlık olarak yaşamasını “absürt” olarak isimlendirmiştir. İnsan, ahlaki bir varlık olarak ahlak talep eder ama dünya böyle bir temel sunabilecek değildir.

Öyleyse ne yapacağız? Bir kesinlik yoksa, her şey kayıtsızlığa bağlıdır. Mutlu Ölüm ve Yabancı romanlarında, “benim için farketmez” kayıtsızlığında yaşayan nihilist insanı konu edinmiştir. Yabancı’daki Mersault, hep aynı kayıtsızlık içinde annesinin cenazesine katılır, sevişir, çalışır ve sahilde bir Arab’ı öldürür.

Sisifos Söyleni denemesinde, insanın nihilizme karşı dik duruşla kendi ahlakını yaratması gerektiğini tartışmıştır. “İnsan gururunun büyüklüğüne eşdeğer hiçbir şey yoktur.”.

Veba’da Dr. Rieux, vebanın kurbanlarına her zaman cesaret, canlılık, sevgi veren ve derin bir empati sergileyen yorulmak bilmez bir savaşçıdır.

Özetle Camus, nihilizme karşı; cesaret, gururlu asilik, kardeş dayanışması, sevgi ve din dışı azizlik içeren kişisel bir anlam sistemi üretmiştir.

Sartre’ın hayatın anlamsızlığıyla ilgili görüşü kısa ve serttir: “Bütün varolan şeyler bir neden olmaksızın doğarlar, zayıf bir şekilde yaşamaya devam ederler ve kazayla ölürler. … Doğuşumuz anlamsızdır; ölüşümüz anlamsızdır.”

“İnsan hayatı umutsuzluğun uzak köşesinde başlar.” Amaç, kendini gerçekleştirmeye doğru bir yolculuğa çıkmaktır.

Sartre’ın görüşü, rahatlığa, yerleşik inançlara meydan okuyarak özgürleşmek ve kendi anlamını yaratmaktır.

Peki neden gerçekleştirilmesi gereken anlamlar vardır? Bu soru karşısında Sartre sessizdir. Anlam, ilahi olarak buyurulmamıştır. Anlamı istemek, “anlam bulunmalı” demek tamamen keyfidir. Thomas Mann’ın pragmatik görüşüne uyar gibi görünmektedirler: “Öyle olsun ya da olmasın, insanın öyleymiş gibi davranması iyidir.”

Batıya ait dinsel ve ateist varoluşsal sistemlerin çoğu aynı fikirdedir: “insanın kendini hayatın akışına bırakması iyi ve doğrudur.”

Özgecilik: Dünyayı daha iyi hale getirmek, başkalarına hizmet etmek gibi etkinliklerin hayatın anlamını oluşturduğunu varsayar. Camus’un Dr. Rieux’u ve Sartre’ın Orestes’i kendilerini hizmet yoluna adamış karakterlerdir.

Jung, “Anlam birçok şeyi, belki de herşeyi, dayanılır hale getirir.”, demiştir.

Acı veren ve güçten düşüren bir kemik kanseri türü olan çok katmanlı myeloma geliştirene kadar hep enerjik ve atletik olan Sal, otuz iki yaşında hayatını kaybeder. Hayatının son iki senesinde, teşhis konulduktan sonra kendini birçok genç insana hizmete adayarak, anlamını bulmuştu. Civardaki liseleri gezerek gençlere uyulturucu kullanımının tehlikeleri hakkında rehberlik yapıyordu ve gözle farkedilir şekilde bozulmakta olan bedenini bu görevde güçlü bir örnek olarak kullanıyordu: 
“Vücudunuzu nikotin, alkol veya eroinle tahrip etmek mi sitiyorsunuz? Arabaların içinde parçalanmak mı istiyorsunuz? Depresyona girdiğiniz için vücudunuzu Golden Gate’den atmak mı istiyorsunuz? O halde vücudunuzu bana verin! Ona sahip olmama izin verin! Ben onu istiyorum! İstiyorum! Alacağım! Yaşamak istiyorum!”, dediğinde bütün seyirciler titriyordu.

Ellili yaşlarında yumurtalık kanserinden ölen Eva, kanser sürecinde insanların ondan kaçmasıyla yüzleşmek durumunda kalmıştı. “Pekala. Kanserimle baş edemediğinizi anlıyorum. Sizi affediyorum, önemli değil. Böyle hissetmeniz son derece normal.”, şeklindeki gayretiyle insanların bariyerlerini yıkmayı başardı ve yeniden onlara dokunma hazzına erişti.

Diğerleri için, özellikle de insanın çocukları için bir model oluşturmak, onların ölüm korkularını hafifletme ya da yok etmelerine yardım etme fikri hayatı ölüm anına dek anlamla doldurabilir. Onların başlattığı bu girişim, dalga etkisiyle hastanın çevresini misliyle aşabilir.

Vermenin, başkalarına yardımcı olmanın, dünyayı diğerleri için iyi hale getirmenin iyi olduğu inancı, güçlü bir anlam kaynağıdır.

Bir Nedene Adanmak: “Bir insan neyse, kendisine malettiği o neden sayesinde bu hale gelmiştir.”, Karl Jasper’ın sözleri hayatın anlamının başka bir önemli din dışı kaynağını göstermektedir. Will Durant, Hayatın Anlamı Üzerine adlı kitabında görüşünü şöyle ifade etmiştir:

“Bir bütüne katılın, bütün bedeninizle ve zihninizle onun için çalışın. Hayatın anlamı üretmek veya bizlerden daha büyük bir şeye katkıda bulunmak için bize verdiği şansta yatmaktadır. Bu büyük şeyin aile olması gerekmez (bu, doğanın insanların kontrolünde olmayan bilgeliğiyle en basit ruh için bile sağladığı dolaysız ve en geniş yol olsa da); bireyin bütün gizli asaletini gerektiren ve ona ölümüyle parçalanmayacak bir neden veren herhangi bir grup olabilir.”

“hayata bir anlam kazandıracaksa, bireyi kendi içinden çıkarıp yükseltmesi ve daha geniş bir şemanın işbirliği yapan bir parçası haline getirmesi gerektiğidir.”

Eğer bir etkinlik anlam sağlayacaksa, “bireyi kendi içinden çıkarıp yükseltmesi” önemli görünmektedir.

Yaratıcılık: Yeni bir şey, yenilik veya güzellik ve uyumla çınlayan bir şey yaratmak anlamsızlık hissine karşı güçlü bir panzehirdir. Yaratım, “ne için” sorusuna meydan okur. O, kendi varlığının bahanesidir.

Irving Taylor, en büyük kişisel yetersizliklerle ve sosyal kısıtlamalarla çalışan yaratıcı sanatçıların (yalnızca Galileo, Nietzsche, Dostoyevski, Freud, Keats, Bronte Kardeşler, Van Gogh, Kafka, Virginia Woolf’u bir düşünün), öylesine gelişmiş bir kendini yansıtma yetileri vardır ki, insanın varoluşsal durumu ve evrenin kozmik kayıtsızlığına dair hepimizden daha keskin bir görüşe sahiptirler. Sonuç olarak, anlamsızlık krizinden daha şiddetli bir biçimde etkilenmiş ve umutsuzluktan kaynaklanan yırtıcılıkla yaratıcı çalışmalara dalmışlardır. Beethoven açık bir şekilde sanatının kendisini intihardan alıkoyduğunu söylemiştir. Otuz iki yaşında, sağırlığı yüzünden umutsuzluk içindeyken, “beni hayatıma son vermekten alıkoyan çok az şey var. Sanat tek başına beni durdurdu. Yazık, yapmak istediğim şeyleri yapmadan bu dünyayı terk etmek benim için olanaksız görünüyor ve bu nedenle bu sefil hayatı sürdürüyorum.”, demiştir.

Anlama giden yaratıcı yol hiçbir şekilde yalnızca yaratıcı sanatçılarla sınırlı değildir. Bilimsel keşif eylemi en üst sıradaki yaratıcı eylemdir. Bürokrasiye bile yaratıcı bir biçimde yaklaşılabilir.

Yaratıcılığı öldüren çalışma ortamları ve insanı robota çevirmek, ücret ne kadar yüksek olursa olsun her zaman tatminsizlik yaratacaktır.

İnsanın yalnızca kendisi için değil, diğerlerinin hoşnutluğu için de dünyanın şartlarını iyileştirmek, güzelliği keşfetmek için yaratıcı olma arayışı içinde yaratıcılık özgecilikle örtüşür. Yaratıcılık aynı zamanda bir sevgi ilişkisinde de önemli bir rol oynayabilir: diğerinde bir şey hayata getirmek, olgun sevginin ve yaratıcı sürecin de bir işlevidir.

Hedonistik Çözüm: Bu görüşe göre, hayatın amacı yalnızca dolu dolu yaşamak, hayat mucizesine karşı duyulan şaşkınlık hissini korumak, hayatın doğal ritmine kendini bırakmak, en derin olası anlamda haz aramaktır.

Hedonizm esnektir. Uzun vadede hangi eylem daha çok mutluluk getirecekse ona yönelebilir. Bu yönüyle yaratıcılığı, sevgiyi, özgeciliği, bir nedene kendini adamayı kapsayabilir.

Kendini Gerçekleştirme: Bir diğer kişisel anlam kaynağı, insanoğlunun kendini gerçekleştirmek için çabalaması, kendilerini içlerindeki potansiyeli gerçekleştirmeye adamaları gerektiği inancıdır.

Bu Aristoteles’te erekbilimsel nedensellik olarak, Hristiyanlık’ta İsa’nın taklit edilecek örnek gösterilmesi olarak, Sartre’da Orestes’in Tanrı’nın emrini reddedip, kendi potansiyelini gerçekleştirmenin peşinden gitmek olarak, Maslow’da da ihtiyaçlar piramidinin en üstündeki basamak olarak görülür.

Kendini Aşma: Batı düşüncesinde uzun bir gelenek bizi kendini aşmaya yönelik olmayan bir amaca razı olmamamızı öğütler. Buber, “Kendi iyiliğin için değil”, cevabını verir.
“İnsan kendisini unutmak ve kendisini dünyaya kaptırmak için kendisiyle başlar; insan kendisiyle meşgul olmamak için kendisini anlar.”

Buber’in temel noktası, insanoğlunun bireysel ruhların kurtarılmasından çok daha geniş kapsamlı bir anlamı olduğudur. 

Frankl da kendini ifadenin çağdaş idealleştirilmesinin, eğer kendi içinde sonlandırılırsa, sıklıkla anlamlı ilişkiyi olanaksız kıldığını düşünmektedir. Sevgi dolu bir ilişkinin temel unsuru özgürce kendini ifade değil, insanın kendi dışına uzanıp diğerinin varlığına ilgi göstermesidir.

Maslow’a göre, kendini gerçekleştiren bireyler kendilerini benliklerini aşan hedeflere adarlar.

Kendini aşma ve hayat döngüsü: Anlam sağlayan bu hayat etkinlikleri hiçbir şekilde karşılıklı olarak kişiye özel değildir; çoğu birey birkaçından anlam çıkarır. Ayrıca, Erik Erikson’ın uzun zaman önce kuramsallaştırdığı gibi (1970’lerdeki yetişkin hayat döngüsüyle ilgili araştırmalarla mükemmel bir şekilde desteklenen bir kuram) bireyin hayat döngüsünün kademeli olarak gelişimi söz konusudur. 

Ergenlik ve ilk ve orta yetişkinlik dönemlerinde kişi sabit bir kimlik oluşturmaya, yakın ilişkiler geliştirmeye ve mesleki çabalarında egemenlik duygusu kazanmaya çabalarken inanın ilgisi benlik etrafında toplanırken, kırklı ve ellili yaşlarda insan kendini aşan işlerde anlam bulduğu bir evreye girmiştir.

Başarılı erkekler, kırklı ellili yaşları arasında “kendileri için daha az, çocukları için daha fazla kaygılandıklarını”, bildirmişlerdir:

“Şimdi taşıdığım kaygılar çok daha az ben merkezli. 30-40 yaşları arasında çok fazla talep veya çok az parayla, mesleğimde başarılı olup olamayacağım, vs. ile ilgiliydi. 45’i geçtikten sonra kaygılar daha felsefi, daha uzun dönemli, daha kişisel … insan ilişkilerinin durumu ve özellikle bizim toplumumuz için endişeleniyorum. Öğrendiklerimi elimden geldiğince başkalarına öğretmekle kaygılanıyorum.”

Bir diğeri şöyle diyor: “Arkamda büyük ayak izleri bırakmayı planlamıyorum, ama yeni bir hastane kurmak, okulları desteklemek ve çocuklara şarkı söylemeyi öğretmek için kasabaya taşınma çabalarında daha ısrarlı hale geliyorum.”

Berkeley, California’a Norma Haan ve Jack Block tarafınan yapılan uzun süren bir çalışma, otuz ve kırk yaşındaki bireylerin kendi ergenlikleriyle karşılaştırılmış ve benzeri sonuçlara ulaşmış. Özgecilik ve kendini aşma davranışı zaman içinde artmaktadır. Bireyler kırkbeş yaşındayken, otuz yaşına göre, “daha sempatik, verici, üretken ve güvenilirdi.”

Kadınlarda ise ters bir ilişki gözlenmektedir. Yakın zamanda yapılan feminist araştırmalar önemli bir düzeltme sağlamıştır. Daha önce kendilerini evlilik ve anneliğe adayan orta yaşlı kadınlar, erkek yaşıtlarına göre gerçekleştirecek daha farklı anlamlar aramaktadırlar. Geleneksel olarak kadınlardan kendilerinden önce diğerlerinin gereksinimlerini karşılamaları, kocası ve çocukları aracılığıyla dolaylı olarak yaşamaları ve toplumda hemşire, gönüllü çalışan ve yardım dağıtıcısı olarak doyurucu bir rol oynamaları beklenir. Özgecilik, özgürce seçilmek yerine onlara zorla benimsetilmiştir. Bu nedenle, yaşıtları dünveyi başarılar kazanıp dikkatlerini özgecil düşüncelere çevirmeye hazır oldukları sırada onlar hayatlarında ilk kez birincil olarak diğerleri yerine kendileriyle ilgilidirler.

VIKTOR FRANKL’IN KATKILARI

Frankl, II. Dünya Savaşı’nda Auschwitz dahil olmak üzere 4 toplama kampından sağ olarak çıkan yahudi bir psikiyatrdır. Orada hayata, anlam sayesinde tutunmuş, ümidini kaybedenlerin birer birey yaşama savaşını kaybettiklerini gözlemlemiş ve bu hikayesini İnsanın Anlam Arayışı kitabında anlatmıştır.

Deneyimlerinden yola çıkarak Logoterapi’yi kurmuştur. Logos: “sözcük” veya “anlam” manalarına gelir.

Hayatın anlamını üç kategoriye ayırmıştır. (1) insanın başardığı veya kendi yaratımı bağlamında dünyaya verdikleri; (2) insanın etkileşim ve deneyim bağlamında dünyadan aldıkları; (3) insanın acı çekmeye, değişemez kadere karşı aldığı tutum.

Bu üç anlam sistemi, daha önce değinilen, sırasıyla yaratıcılık, deneysel ve tutuma ait yaklaşımlardır.

Frankl, “Önemli olan şey, etkinliklerinizin yarıçapı değil, çizdiği halkayı ne kadar doldurduğunuzdur.”, der.

Nietzsche’ci bir yaklaşımla, acıda bile anlam bulunabileceğini düşünür. Ve son olarak, acı çekme ve ölümden kaçış umudu yoksa bile, diğerlerine, Tanrı’ya ve kendisine onurla acı çekip ölünebileceğini göstermede bir anlam olabileceğini belirtmektedir.

Anlam Kaybı: Klinik Etkileri
DEĞİŞEN KÜLTÜRÜMÜZ: BÜTÜN ANLAMLAR NEREYE GİTTİ?

Birçok klinisyen fark etmiştir ki, hastalar artan bir hızla hayattaki kayıplarıyla bağlantılı şikayetlerle terapiye gelmektedirler. Neden?

Sanayi öncesinde tarım toplumlarında insanlar, doğayla iç içe toprakla ilgilenerek, büyük bir yaratım gücünün bir parçası hissediyorlardı kendilerini. Yiyecek üretmenin anlamını kim sorgulayabilir ki? İnsanlar, günlük geçimlerini sağlamakla o kadar meşguldüler ki, anlam sorusunu sormaya vakitleri kalmıyordu.

Bugün şehirleşmiş, sanayileşmiş din dışı dünyasının yurttaşı, dinsel temelli kozmik anlam sistemi olmaksızın doğal dünyayla ve hayatın doğal zincirinden kopartılmış olarak dünyayla yüzleşmelidir. Rahatsız edici sorular sormak için çok fazla zamanımız var.

İş ya da ondan geriye kalanlar artık anlam sağlamaz. Olağanüstü derecede verimli bir hayal gücü bile, birçok yaygın modern çalışma şeklini yaratıcı potansiyelle dolduramaz. Örneğin, bir montaj hattı işçisi, yapılan işte yaratıcılığını gösterme şansı olmamakla kalmaz, sistematik olarak kendini fabrikanın makinelerinin düşünmesi gerekmeyen dişlilerinden biri olarak görmeye başlar. Ayrıca çoğu işin özgül bir değeri yoktur. Uçsuz bucaksız, ziyankar bürokratik sistemlerin katip orduları nasıl olur da yaptıkları işleri yapılmaya değer olarak görebilirler ki? Nüfus patlaması ve bunun kitle iletişiminde açıklanması sonucunda insan çocuk sahibi olup büyütmenin birine, hale de gezegen veya insan ırkına faydalı olacağını nasıl düşünebilir?

Varoluşsal Boşluk ve Varoluşsal Nevroz: Frankl, iki anlamsızlık sendromu aşaması tanımlar: varoluşsal boşluk ve varoluşsal nevroz.

Varoluşsal boşluk (veya varoluşsal hayal kırıklığı) yaygın bir olgudur ve can sıkıntısı, duygusuzluk ve boşluk gibi öznel durumlarla nitelendirilirler. Kişi kinik olduğunu hisseder, yön duygusundan yakınır (“pazar nevrozu”). 

Eğer hasta, açık anlamsızlık duygularının yanı sıra açık klinik nevrotik semptomlar da geliştiriyorsa Frankl, bu durumdan varoluşsal ya da “noojenik” nevroz olarak söz etmektedir. Psikolojik bir boşluk dehşeti olduğunu varsayar: açık (varoluşsal) bir boşluk olduğuda semptomlar orayı doldurmak için hareket geçer. Çeşitli şekillere bürünebilir: alkolizm, depresyon, saplantı, suçluluk, cinselliğin aşırı artışı, aşırı cesaretlilik.

Noojenik nevrozları sıradan psikonevrozlardan ayıran şey, semptomların engellenmiş anlam isteğinin göstergesi oluşudur.

Mücadelecilik: (aynı zamanda “maceracılık” şeklinde de ifade edilir) dramatik ve önemli nedenleri aramak ve kendini onlara adamak biçimindeki güçlü eğilimle belirlenir. Bu bireyler bir mesele arayan göstericilerdir; neredeyse içeriğine bakmaksızın her nedene sarılırlar. 

Mücadelecilik, Salvatore Maddi’nin tarif ettiği şekliyle bir karşıt tepki geliştirmedir; kişi derin bir amaçsızlık duygusuna tepki olarak zorlanmış bir şekilde etkinliklere katılır.

Nihilizm: başkaları tarafından bir anlamı varmış gibi gösterilen etkinlikleri gözden düşürmek için sahip olunan etkin, yaygın eğilimle belirlenir. Nihilistin enerjisi ve davranışı umutsuzluğundan doğar; yıkıcılığı içeren öfkeli bir zevk arayışı içinde olduklarını ifade eder Maddi:

“Sevginin özgecil değil bencil olduğunu, hayırseverliğin suçluluğu telafi etmenin bir yolu olduğunu, çocukların masum değil kötü olduklarını, liderlerin geniş bir hayal gücüyle esinlenen kişiler yerine kendini beğenmiş ve güç delisi insanlar olduklarını ve çalışmanın üretken değil içimizdeki canavarı gizleyen uygarlığın ince kaplaması olduğunu belirtmekte hiç geç kalmazlar.”

Maddi’ye göre nihilizm o kadar yaygındır ki, bir problem olarak kabul edilmez bile; aslında sıklıkla hayata karşı oldukça aydınlatıcı, sofistike bir yaklaşım kılığına bürünür.

Bitkisellik: amaçsızlığın en aşırı derecesidir. Kişi zorlanmış bir şekilde nedenler içinde anlam aramaz; ayrıca başkalarının bulduğu anlamlara öfkeli bir biçimde saldırmaz. Onun yerine, ciddi bir amaçsızlık ve duygusuzluk durumuna girer. Bilişsel bileşeni, hayattaki çabaların herhangi birinin yararına ya da değerine inanmadaki kronik yetersizliktir. Duygusal ton ise, dönemsel depresyonlarla kesilen yaygın bir donukluk ve sıkıntı durumudur. Kişi için hangi etkinliği yaptığı, tabii eğer bir etkinlik yapıyorsa, önemsizdir. 

Bitkisel eğilim, çağdaş kültürde yaygındır. Salvatore Maddi, bitkiselliğin, Antonioni’nin filmleri, T.S. Eliot’un Çorak Ülke’si, Edward Albee’nin Hayvanat Bahçesi Hikayesi, Jean Genet’in Balkon’u gibi sanatsal yaratımlara açık biçimde yansıdığını ileri sürmektedir.

Bu tür hastalar, depresyonun verdiği kuşkular ve isteksizlik sebebiyle terapiye gitmek istemeyebilir. Hasta şu tür kaygılar seslendirir: Eğer her şey ölümle sona erecekse neden bütün hayatımız boyunca çalışma zahmetine giriyoruz? Neden hayatımızın yarısını okula giderek geçiriyoruz? Neden evleniyoruz? Neden yoksunluğa katlanıyoruz? Bütün değerler keyfi, bütün amaçlar hayali değil mi?

Eğer durum kontrol edilmeden devam ederse hasta daha derin bir kayıtsızlığa gömülür. Bir münzevi, alkolik veya berduş haline gelerek ya da bunlarla benzer başka bir hayat örüntüsü geliştirerek hayatla bağlantı kurmaktan kaçınır. 

Zorlantılı Etkinlik: En yaygın görülen klinik şekillerinden biri, anlam konusunun zehrini akıtıp bitirecek şekilde bireyin enerjisini tüketen delice etkinliktir. Bu örüntü mücadelecilikle ilişkilidir, ama alanı daha geniştir. Yalnızca bazı dramatik toplumsal nedenler değil, herhangi bir zorlayıcı insani etkinliğe öylesine fazla ruhsal enerji yüklenir ki anlamın bir taklidi olarak hizmet eder. James Pike’ın hayatın “yanlış merkezlendirilmesi” dediği bu olgu, genellikle anlam aracı çöktüğünde veya ciddi bir çöküş tehlikesi içinde olduğunda klinisyenin dikkatini çeker.

Çocukluğundan beri, boş zamanlarında bile, babasının iş yerinde çalışarak 30’unda birkaç milyon dolarlık bir servetin sahibi olan Harvey, kendini bir anlam krizinin içinde bulur.

Harvey’i anlam bunalımına sokan olay , hayat amacına başarıyla erken yaşta ulaşmış olmasıydı (kendini aşmaya yönelik olmayan hayat anlamı şemasında her zaman bir tehlike vardır). Bu bunalımı hızlandıran diğer olaylar, bireyi, kendi varoluşsal durumuyla karşı karşıya bırakan ve birçok anlam sisteminin dayanıksız yapısını aydınlatan ölüm veya bazı acil (sınır) deneyimleriyle yüzleşmeyi içerebilir.


Birey, hayatla ilk kez zorlantılı etkinlik olmaksızın yüz yüze gelince hayat ona yavan, renksiz, tatsız ve hepsinin üstünde anlamsız gelir. O zaman terapideki zamanın çoğu, amacın keşfine, kişinin içsel bilgeliğinin hayatının temelinin ne olması gerektiğini söylediğini bulmaya adanır.

20 Şubat 2018 Salı

O Anki Durumu Aşmak: Bölüm 11

Kitabın, "O Anki Durumu Aşmak", başlıklı 11. bölümünün alıntılarla özeti:

Eğer insanı, her an oluşmakta olan dinamik bir varlık olarak kabul ediyorsak, insanın o anki durumunu aşması problemini görmezden gelemeyiz.

O andaki durumu aşma anlamı, var olma (exist), “yani bir şeyden çıkıp ondan ayrılma” kelimesinde mevcuttur.

İnsan ciddi bir rahatsızlık, kaygı veya engelle karşı karşıya olmadığı durumlarda, kendini aşma sorunuyla yüz yüzedir.

Nietzche, Zerdüşt’e şöyle buyurmuştur:

“Ve Yaşam’ın ta kendisi bana bu sırrı söyledi. ‘Bak’ dedi Yaşam, ‘Ben kendimi daima aşmakla yükümlüyüm.”

“Erwin Straus insanı ’sorgulayan’, bir yandan varlığını sürdürürken diğer yandan kendisini ve kendi varoluşunu sorgulayan canlı olarak tasvir eder.”

Anda hapsolma, anın ötesini düşünememe durumu, frontal korteksinin bir kısmını kaybeden bir askerin tıbbi durumuyla örneklenir. Bu askerler soyut düşünme güçlerini kaybetmişlerdir. Olasılıkları görememektedirler. Ana hapsolmuş haldedirler. Örneğin, “dolaplarının içi dağılırsa derin bir kaygıya kapılıyor, kendilerini saçmasapan davranırken buluyorlardı. Kompülsif (zorlanımlı) bir tertiplilik sergiliyor ve bu yola kendilerini her an o somut durumun içerisinde tutuyorlardı.”.

Bu askerler, sadece içinde bulundukları ana bağlı oldukları sürece bir varlıklarını sürdürebileceğine inanıyor gibiydiler. 

“Goldstein, normal bir insanı diğer canlılardan farklılaştıran kapasitesinin tam da bu soyut düşünme, semboller kullanma, belli bir zaman ve mekanda kendini o anki sınırların ötesine taşıma ve ‘ihtimaller’ dahilinde düşüne yeteceği olduğunu söyler.”

Us ve sembol kullanımı, insanın andaki koşulları aşma kapasitelerinden biridir. “Hemen önümde daktilomun üzerinde durduğu şu levhaları düşünün ve bunların bir nesneler sınıfının tümünü temsil ettiği konusunda birbirimizle hemfikir olduğumuzu…”

Bu kapasite, sosyal ilişkilerde de kişinin başkaları tarafından nasıl görüldüğünü görebilmesiyle, kendine güvenin ve sorumluluğun yerleşmesinde rol oynar.

“Boss’a göre insanın o anki durumu aşma kapasitesine sahip olmasının sebebi Sorge (Almanca “umursama”) kapasitesine ya da daha isabetli bir tabirle insanın kendi varlığını anlaması ve onun sorumluluğunu yüklenme kapasitesine sahip oluşudur.”

“Öz-bilinç, öz-aşkınlığı da beraberinde getirir. Kişinin öteki olmadan herhangi bir gerçekliği yoktur.”

“O anki durumu aşma kapasitesi öz-farkınalığın ayrılmaz bir parçasıdır. Bunun açık sebebi de kişinin kendini bu dünyadaki bir varlık olarak görme konusundaki farkındalığının ta kendisinin, o kişinin dışarı çıkıp kendine ve duruma bakma, kendisini değerlendirip sonsuz çeşitlilikteki ihtimalleri gözeterek kendini yönlendirme kapasitesini de beraberinde getirmesidir.”

“Bilincin bilinçdışından ayrılması, baskılama, farkındalığın engellenmesi, semptomlar yoluyla kendini kandırma gibi tüm kedine özgü nevrotik fenomenler, insanın kendisi ve dünyası ile aynı anda hem özne hem ede nesne olarak ilişki kurma kapasitesinin hatalı kullanılan ‘nevrotik’ biçimleridir.”

Kierkegaard’a göre hayal gücü, ânı aşmak için gereken temel beceridir.

“O anki durumu aşma kapasitesi, insan özgürlüğünün temelidir. İnsanın benzersiz karakteristik özelliği her durumda görülen geniş çeşitlilikteki imkanlardır. Söz konusu imkanlar da kişinin öz-farkındalığına ve karşılaştığı durumlara vereceği tepkinin farklı yolarını hayal gücünün süzgecinden geçirme kapasitesine bağlıdır.”

6 Şubat 2018 Salı

Varoluşçu Psikoterapi I: Hayat, Ölüm ve Anksiyete

Yalom, varoluşçu psikoterapiyi kısaca, “bireyin varolmasından kaynaklanan endişelere odaklanan dinamik bir terapi yaklaşımı”, olarak tanımlıyor ve onun deneye değil sezgiye dayandığını ifade ediyor.

Varoluşsal terapinin yöneldiği sorunların önemini, onları pek çok terapistin gözlemlediğini aktararak vurguluyor:

“Terapistlerin büyük çoğunluğu, örneğin, insanın fani olmasının verdiği korkunun sık sık büyük bir bakış açısı değişimini kolaylaştırdığını, iyileşen şeyin ilişki olduğunu, hastaların seçimlerle işkence yaşadıklarını, terapistin hastanın harekete geçme “istencini” oluşturması gerektiğini ve hastaların büyük çoğunluğunun hayatlarındaki anlamsızlık yüzünden eziyet çektiklerini fark etmiştir.”

Kitap, 4 temel kaygıya odaklanıyor: ölüm, özgürlük, yalıtım ve anlamsızlık. Varoluşsal problemlerin bu kaygıların yol açtığı çatışmalardan kaynaklandığını savunuyor.

Ölüm: “ölümün kaçınılmazlığının farkında olmayla, varolmaya devam etme arzusu arasındaki gerilim”den çıkan çatışma.

Özgürlük: “zeminsizlikle karşı karşıya kalmamızla, zemin ve yapı için duyduğumuz arzu”nun yarattığı bir gerilimdir.

Varoluşçu yalıtım; insanların birbirine ne kadar yakınlaşsa da aralarında kapatılamaz bir boşluk kalacağından ötürü, insanın hayata yalnız başlayıp ondan yalnız ayrılacağının farkına varması; yani “mutlak yalıtımımızın farkında olmamızla, bağlantı kurma, korunma ve daha büyük bir bütün olma arzumuz arasındaki gerilimdir.”

Anlamsızlık: “Eğer ölmek zorundaysak, eğer kendi dünyamızı oluşturuyorsak, eğer her birimiz aslında kayıtsız bir evrende tek başınaysak, o halde hayatın anlamı nedir? Neden yaşıyoruz? Nasıl yaşayacağız? Eğer bizim için önceden takdir edilmiş bir model yoksa, o halde her birimiz hayattaki kendi anlamımızı bulmalıyız. Fakat kişinin kendi yarattığı anlam, insanın hayatını taşıyacak kadar sağlam olacak mıdır? Bu varoluşçu dinamik çatışma, bir anlamı olmayan evrene fırlatılmış, anlam arayışı içindeki yaratığın ikileminden kaynaklanmaktadır.”

Bu dört kaygının, insanın problemlerinin temelini oluşturduğunu ama genelde insanların başka problemlerle oyalanarak bunlarla yüzleşmekten kaçındığını iddia ediyor. Bunu sadece hastaların değil, terapistlerin de yaptığını ekliyor:

“Bu tür terapistler, varoluşçu konulardan uzak durmanın en iyisi olduğunu düşünürler, çünkü hayatın zalim gerçekleriyle başa çıkmanın iki yolu vardır -kaygılı gerçek ya da inkar- ve ikisi de hoş değildir.”

HAYAT ve ÖLÜM

Bu bölümde ölüm hakkında bir çok büyük düşünürün yazdığını ve birçoğunun ölümü düşünmenin hayatı zenginleştirdiğini düşündüğünü aktarıyor.

“Fakat bu ifade tam olarak ne anlama gelmektedir? Ölüm fikri, insanı nasıl korumaktadır? Ve neye karşı korumaktadır?”

Sorularını soruyor ve ardından soruları Martin Heidegger’ın, kendi kişisel ölümümüzün farkında olmanın bizi bir varoluş şeklinden daha yüksek olana geçmeye sevkettiği şeklindeki bakışıyla açıklamaya girişiyor:

“Heidegger dünyada iki türlü temel varoluş şekli bulunduğuna inanmaktadır:

1- Varolmayı unutma durumu
2- Varolmayı düşünme durumu

Bir kişi varolmayı unutma durumunda yaşıyorsa madde dünyasında yaşayıp kendisini sıradan hayat oyalamalarına kaptırmıştır:”düzeyi düşmüştür”, “boş gevezeliğe” kaptırmıştır kendini, “onların” içinde kaybolmuştur. Kendini sıradan dünyaya, işlerin gidiş şekliyle ilgili kaygılara teslim etmiştir.

Varolmayı düşünen durumda, kişi varolmanın devamlı olarak farkındadır. Kişi, varolmanın sorumluluğu üzerine düşünür. İnsan, yalnızca bu durumda kendi yaratılışıyla ilgili olduğu için, kendini değiştirme gücünü yalnız burada kavrayabilir.”

İnsanın alışılmış biçimde, ilk durumda yaşadığını söyler. “Kendi hayatı ve dünyasının sahibi olduğunun farkında olmadığı”, “kaçtığı”, “düştüğü” ve sakinleştirildiği, “rastgele birisi tarafından sürüklenerek” seçimlerden kaçtığı durumdur bu.

Peki ölümün tüm bunlarla ne alakası var? Heidegger, varoluşunun farkında olma, daha aydınlanmış olma durumuna kişinin çabalayarak, dişlerini sıkarak gelemeyeceğini farketmiştir, diye aktarır Yalom.

Kişiyi sıradan varolma durumundan çıkaracak sarsıntıyı yaratacak belirli olaylar ve şartlar vardır. “Jaspers bunlardan “sınır” ya da “uç” ya da “limit” durumlar olarak bahsetmektedir.”. Bu, sarsıcı olayların içerisinde ölüm, eşsizdir.

Ölüm düşüncesinin önemini, “yargılarınıza bir süre için ara verip herhangi bir ölüm düşüncesinin olmadığı hayatı bir hayal edin. Hayat yoğunluğundan bir şeyler kaybeder. Ölüm inkar edildiğinde hayat küçülür.”, diyerek açıklar.

Aktardığı üzere, Golden State Köprüsü’nden atlayarak intihar girişiminde bulunmuş ama sağ kurtulmuş her 10 kişiden 6’sı hayat görüşünü değiştirmiştir.

Ölümle yüzleşmenin insanlarda, “hayatın kısalığı ve değerli oluşuna dair güçlü bir duyguya … hayattan daha büyük bir zevk alma duygusuna, yakın çevreye karşı algının ve duygusal tepkiselliğin arttığı duygusuna … o anı yaşama ve geçen her anın tadını çıkarma yeteceğine … hayatın daha fazla farkında olma duygusuna -hayatın, yaşayan şeylerin farkındalığına ve çok geç olmadan ondan tat alma isteğine,” yol açtığını paylaşır.

Kanserli hastalarının kendi dönüşümlerinden aşağıdaki şekilde bahsettiklerini söyler:

* Hayat önceliklerini yeniden düzenlemek: önemsizi önemsiz olarak görmek
* Özgürlük duygusu: yapmak istemedikleri şeyi yapmamayı seçebilme
* Hayatı emekliliğe ya da başka bir noktaya dek ertelemek yerine güçlü bir o anda yaşama hissi
* Hayatın önemli gerçeklerini canlı bir şekilde kabul etme: değişen mevsimler, rüzgar, dökülen yapraklar, son Noel, vs.
* Sevilen kişilerle krizden önce olduğundan daha derin iletişime girmek
* Krizden öncesine göre daha az kişilerarası korku, reddedilmeyle ilgili daha az kaygı, risk almaya daha büyük isteklilik

Senator Richard Neuberger’in kanserden ölmeden kısa süre önce yaptığı konuşmayı aktarır:

“Dönüşü olmayacağını düşündüğüm değişiklikler oldu bende. Saygınlık, politik başarı, mali durum gibi konular birdenbire önemsiz hale geldi. Kanser olduğumu fark ettiğim o ilk saatler içinde Meclis’deki yerimi, banka hesabımı ya da özgür dünyanın kaderini hiç düşünmedim… Karım ve ben hastalığımın teşhis edilmesinden bu yana hiç kavga etmedik. Eskiden onu diş macunu alttan sıkmak yerine üstten sıktığı, benim titiz iştahıma uygun şekilde ikramda bulunmadığı, konuk listesini bana danışmadan hazırladığı, kıyafetlere çok fazla para harcadığı için azarlardım. Şu anda ya bu konuların farkında delim ya da ilgisiz görünüyorlar…

Bunların yerini bir zamanlar öylesine kabul ettiğim şeylerin yeniden takdir edilmesi aldı - bir arkadaşla öğle yemeği yemek, Muffet’in kulaklarını kaşıyıp mırıltılarını dinlemek, karımın arkadaşlığı, başucu lambamın ışığı altında bir kitap ya da dergi okumak, bir bardak portakal suyu ya da bir dilim kek için buzdolabını talan etmek. Sanırım ilk defa gerçekten hayatın tadını çıkarıyorum. Sonunda ölümsüz olmadığımı fark ettim. Sahte gurur, yapay değerler ve hoşlanılan tepeden bakışlarla -en sağlıklı olduğum zamanlarda bile- kendim uğruna berbat ettiğim bütün o olayları hatırladığımda ürperiyorum.”

Özetle, ölüm fikrinin insanları koruduğunu savunmaktadır:

“Ölümün kabul edilmesi hayata bir keskinlik hissi vermekte, hayat görüşünde kökten değişiklikler yapmaktadır ve insanı oyalanmalar, sakinleştiriciler ve önemsiz kaygılarla belirlenen bir yaşam tarzından daha otantik bir tarza taşıyabilir.”

ÖLÜM ANKSİYETESİ

Kavramı, “ölüm korkusu”, “çok büyük dehşet”, “sonluluk korkusu” gibi farklı şekillerde tarif ediyor. Neden olarak bireylerin ölüm korkusunu çok farklı şekillerde hissedebileceğini ifade ediyor.

Bunlarla beraber, daha kesin bir tanım arıyor. Ölümle ilgili tam olarak korktuğumuz şeyin ne olduğunun peşine düşüyor.

Jack Choron’un üç tür ölüm korkusunu alıntılıyor: 
1- Ölümden sonra meydana gelen şeyler,
2- Ölme “olayı”,
3- Olmanın sona ermesi.

Bunların ilk ikisinin ölümle ilgili korkular olduğunu aktardıktan sonra, varoluşçu psikoterapinin odaklandığı “olmanın sona ermesi”, yok olma, ortadan kaybolma, imha olma, plan ve projelerin sona ermesi, bir daha hiçbir deneyimin yaşanmaması korkularının önemini vurguluyor.

“İnsan kendini kaybetmek ve bir hiç haline gelmekten dehşetle korkar. Bu anksiyetenin yeri belirlenemez. Rollo May’in dediği gibi, “Bir anda her yerden saldırır bize.”. Ne anlaşılabilen ne de yeri belirlenebilen bir korkuyla yüzleşilemez ve daha da korkunç hale gelir: kaçınılmaz bir biçimde daha ileri anksiyeteyi ortaya çıkaran çaresizlik duygusunu meydana getirir.”


Anksiyeteyle savaşmanın çözümü olarak ise, “onu hiçbir şeyden bir şeye dönüştürmek” olarak sunuyor. Yani, anksiyetenin kökenini tanımlayarak onu bilinen bir korkuya dönüştürmek.

27 Ocak 2018 Cumartesi

İnsanın Anlam Arayışı, Viktor Frankl

Viktor Frankl, Auschwitz toplama kampından sağ kurtulmuş bir psikiyatrist ve nörolojist olarak, kampta tanık olduğu süreci, nasıl hayatta kaldığını anlatıyor. Kitabı, akıcı bir dille, ayrıntıya girmeden ve acındırmaya başvurmadan yazmış. Kitap, ilk olarak 1946’da yayınlanmış.

Öncelikle hayatta kalmasında şans faktörünün ve geleceğin belirsiz olmasından ötürü de en kötü koşullarda bile umut etmekten vazgeçmemesinin önemini vurguluyor.

Açlığın ve işkencenin, insanları nasıl sadece kendi hayatını düşünen, duygusuz varlıklara dönüştürdüğünü yazıyor. Ayrıca; SS subayları arasından bile merhametliler çıkarken, mahkumlar arasından SS subaylarından bile acımasızlarının çıktığına şahit olduğunu söylüyor. Buna göre, insanları iki “ırk”a ayırıyor: Soylular ve soysuzlar. Hiçbir topluluğun bu bakımdan “arı” olmadığını, iki “ırk”tan da insanları barındırdığını ifade ediyor.

Uykusuzluk, yetersiz beslenme ve çeşitli ruhsal stresler altında bile kamp tutuklularının duygu yitiminin ve sinirliliğin üstesinden gelebildiğinin, zihinsel bağımsızlıklarını koruyabildiklerinin sayısız örneği gördüğünü söylüyor:

“Nöroloji ve psikoloji gibi iki alanda çalışan bir profesör olarak, bir insanın, biyolojik, ruhsal ve toplumsal koşullara ne ölçüde tâbi olduğunun tam anlamıyla farkındayım. Ama ben, iki alanda birden profesör oluşumun yanı sıra dört kamptan -yani toplama kamplarından- sağ çıkmış ve bu nedenle, insanın düşünülebilecek en kötü koşullara bile görülmemiş ölçüde direnip göğüs germe yetisine tanıklık etmiş bir insanım.”.

Ve determinizme itiraz ediyor:

“Bir insanı, ona en küçük bir özgürlük kırıntısı bırakmayacak şekilde koşullandıracak hiçbir şey yoktur. Bu nedenle, ne kadar sınırlı olursa olsun, nevrotik, hatta psikotik vakalarda bile insana bir parça özgürlük kalır.”.

Çeşitli hastalıkların, açlığın, soğuğun ve yorucu çalışmanın pençesinde hayata tutunabilenlerin, psikolojik olarak kendini güçlü tutanlar olduğunu ifade ediyor:

“Bir insanın ruhsal durumuyla -cesareti ve umudu ya da bunların bulunmayışı- vücudunun bağışıklık durumu arasında ne kadar yakın bir ilişki olduğunu bilenler, umut ve cesaretin birdenbire yitirilmesinin öldürücü bir etkisi olabileceğini anlayacaktır. Arkadaşımın ölümünün nihai nedeni, beklediği özgürlüğün gelmemesi ve ağır bir hayal kırıklığı yaşamasıydı. Bu, vücudunun uykuda olan tifüs salgınına karşı direncini birdenbire düşürmüştü. Geleceğe olan inancı ve yaşama istemi felce uğramış ve bedeni hastalığa yenik düşmüştü …”.

Pek çok arkadaşını hastalık sebebiyle kaybettiğini söylüyor. Kimlerin ne zaman öleceğini ise tutumlarına bakarak tahmin edebilecek hale geldiklerinden bahsediyor. Öncelikle, hayattan bir beklentisi kalmadığını ifade edenlerin ve hayal kurmayı bırakanların direncinin kırıldığını anlatıyor. İnsanların hayata tutunmaları için anlama ihtiyacı duyduklarını ifade ediyor.

Hayatın anlamının ise tekil ve soyut bir şey olmadığını, kişiye ve duruma göre değişeceğini; bu yüzden herkesin kendi anlamını bulması gerektiğini savunuyor: Yaşamın genel olarak anlamının ne olduğu sorusunu, bir satranç şampiyonana sorulan, “Söyleyin ustam, dünyadaki en iyi hamle nedir?”, sorusuna benzetiyor.

Anlamın 3 yoldan keşfedilebileceğini söylüyor:
1- Bir eser yaratarak veya bir iş yaparak
2- Bir şey yaşayarak veya bir insanla etkileşerek
3- Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek

Birinci yol gayet açık.
İkinci yolda bahsettiği bir şey yaşamayı; iyiliği, doğruluğu, güzelliği, doğayı ve kültürü, en önemlisi olarak da insanı yaşamak olarak olarak tanımlıyor. Yani sevgi ilişkisini kastediyor:

“Kafama bir düşünce saplandı: Yaşamımda ilk kez, onca şair tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. Gerçek: İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir. O anda, insan şiirinin ve insan düşünce ve inancının vermesi gereken gizin anlamını kavradım: İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu. Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım.”.

Üçüncü yolu, Stoik bir bakış açısıyla, acıyı anlama çevirmenin önemini, şu şekilde açıklıyor:

“Çünkü o zaman önemli olan şey, kişisel bir trajediyi bir zafere, kendi zor durumunu bir insan başarısına dönüştürmek ve sadece insana özgü eşsiz insan potansiyeli olabildiğince göğüslemektir.”.

Acıyı, eşsiz bir fırsat olarak görüyor. Yaşamın anlamının; ölümü ve acıyı da kapsayacak şekilde aranması gerektiğini savunuyor. Kaderin kendisine yüklediği acıları çekmeyi, bitirilmesi gereken görevler olarak tanımlıyor. Böylece, kişinin normalde ulaşamayacağı potansiyeline ulaşabileceğini iddia ediyor. Bunun yanında, gereksiz acı çekme ve acı çekmekten zevk almayı savunmadığını da belirtiyor.

Kişinin deneyimlediği acının ise öznel olduğunu ifade ediyor. Acıyı, gaza benzetiyor. Boş bir odaya bırakılan bir gazın, miktarı ne olursa olsun, odayı kaplayacağı gibi, insanlar için de kendi acılarının kendilerine büyük göründüğünü söylüyor.

Ve tutukluların acılarının dışarıdaki insanlar tarafından kendi acılarıyla kıyaslanıp hafifsenmesinin yarattığı içerlemeyi şöyle açıklıyor:

“Tutuklu, ülkesine döndüğünde, orada karşılaştığı bir dizi şey içerleme yaratıyordu. Bir insan, dönüşünde birçok yerde sadece omuz silkmeyle ve sıradan ifadelerle karşılandığını anladığı zaman, içerleme duymaya ve onca şeyi neden yaşadığını kendi kendine sormaya başlıyordu. Hemen her yerde aynı sözleri, “Bilmiyorduk”, veya “Biz de acı çektik”, duyunca, kendi kendine soruyordu: Gerçekten bana söyleyebilecekleri daha iyi bir şey yok mu?”.

“Ve mutluluk”, diyor; “aranmaz, ortaya çıkması gerekir. İnsanın mutlu olmak için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra mutluluk otomatik olarak gelir. Gördüğümüz gibi insan, mutluluk arayışında değildir; belli bir durumda yapısal ve uykuda olan potansiyel anlamı gerçekleştirmek yoluyla mutlu olmak için neden aramaktadır.”.

Mutlu olmayı amaç seçmeyi, fotoğraf makinesi karşısında poz veren insanların kendilerini gülümsemeye zorlamasına benzetiyor. Sonucunda, ancak yapay gülücükle donmuş suratlar ortaya çıkacağını söylüyor.

Bireyin anlam arayışının başarılı olması sonucunda kişinin hem mutlu olacağını hem de acıya göğüs gerebilecek yeteneği kazanacağını iddia ediyor.

Anlamsızlığın sebebini ise basitçe, “insanların yaşamalarını sağlayacak pek çok şeyin olmasına karşın uğruna yaşayacakları bir şeyin olmaması” olarak tanımlıyor.

Özellikle işsiz gençlere kamu yararına ücretsiz çalışmayı öneriyor:

“boş zamanlarını ücretsiz, ancak anlamlı bir uğraşla doldurmaya başladıkları an, ekonomik durumlarının değişmemesine ve duydukları açlığın aynı olmasına karşın, yaşadıkları depresyon ortadan kalkıyordu. Buradan çıkan gerçek, insanın sadece refahla yaşamadığıdır.”.


Ayrıca, birbirine düşman grupların ortak bir amaç altında birleştiklerinde aralarında husumetin kaybolduğunu iddia ederek, anlamın birleştirici gücüne de atıf yapıyor.

Kitabını ise şu sözlerle bitiriyor:

"Bu nedenle uyanık olalım; iki anlamda uyanık olalım:
Auschwitz'den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz.
Hiroşima'dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz.".

Özgürlüğün Vertigosu, Rollo May

Kişisel özgürlük, daha önce hiç yürümediğimiz yollarda tehlikeye atılmak olduğundan, bu tehlikenin ileride neye benzeyeceğini asla bileme...