TED etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TED etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2018 Cuma

Duygusal Cesaretin Önemi, Susan David, TED 2018

“Sawubona”

Zulu dilinden birebir çevrildiğinde anlamı o kadar güzel ki:
“Seni görüyorum ve görerek seni var olmaya davet ediyorum”.

Peki kendimizi görmemiz için ne gerekiyor?
Çünkü iç dünyamızdaki mücadelemiz, nasıl sevdiğimizden nasıl yaşadığımıza kadar, her şeyi yönetiyor. 

Duygularımızın, iyi-kötü olduklarına dair fikirlerimiz kalıplaşmış. Bu kalıplaşma zehirleyicidir. Gerçek dayanıklılık ve kendimizi geliştirmek için iyi bir duygusal çevikliğe ihtiyacımız var.

Benim hikayem Güney Afrika’nın apartheid rejiminde başlıyor.

Babamı 42 yaşında kanserden kaybettiğimde, ortaokula gidiyordum. Onu sevdiğimi söyledim, hoşçakal dedim ve yola koyuldum. Okulda matematik problemi çözerken babam bu dünyadan gidiyordu. Okul boyunca, her zamanki gülümsememi takındım. Tek bir not düşürmedim. Nasıl olduğum sorulduğunda omuz silkip “iyiyim” diyordum. Güçlü olduğum için övgü alıyordum. İyi olmanın efendisi olmuştum.

Ama evde işler hem maddi hem manevi yönden kötüye gidiyordu. Babam, hastalığı boyunca küçük işletmesini idare edememişti. Alacaklılar kapıya dayanmıştı. Annem, hayatının aşkının yasını tutarken bir yandan da üç çocuk büyütmeye çalışıyordu. 

Hızlı bir şekilde izole olmaya başladım. Acımın ağırlığını reddediyordum. Aşırı yemek yiyerek bastırmaya çalışıyordum. Kimse bilmiyordu ve olumlu olmaya değer veren bir kültürde kimse bilmek dahi istemiyordu.

Ancak bir kişi, benim bu zafer hikayeme inanmadı. 8. sınıf öğretmenim bana boş bir defter verdi ve “Ne hissediyorsan yaz”, dedi. “Doğruları söyle. Kimse okumuyormuş gibi yaz.”. İşte bu şekilde yas ve acımı göstermeye davet edilmiştim. Basit bir işti ama benim için devrim gibi etki yaptı.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre depresyon, küresel çapta hastalıkların önde geleni; hem kanserin hem de kalp hastalıklarının önünde. İnsanların nasıl daha fazla duygularını bastırma eğiliminde olduğunu görüyoruz.

Kendi aklımızda sıkışıp kalmışız. Bir yandan da duygularımız düşünmekle meşgulüz. Haklıyız veya mağduruz. Sonunda ancak, makul bulduğumuz duygulara izin veririz.  

Üzüntü, sinirlilik, yas gibi hisleri “kötü duygular” olarak nitelendiriyoruz. Bu hislere sahip olduğumuz için kendimizi yargılıyoruz. Aynılarını çocuklarımız gibi sevdiklerimize de yapıyoruz. Negatif görülen hislerden utanmalarına sebep oluyoruz ve aslında değerli olan bu hisleri görmelerinde onlara zarar veriyoruz.

Pozitif olmak, bugün yeni bir etik doğruluk biçimine dönüştü. Kanser hastalarına ilk söylenen şey pozitif olmaları. İnsanlara sinirlenmemeleri gerektiği söyleniyor. Bu bir zorbalık. Pozitifliğin dayatılması. Acımasızca. Kaba ve etkisiz. Bunu hem kendimize hem de başkalarına yapıyoruz.

Yanlış pozitiflik ve ötelemenin ortak bir noktası varsa o da şu: hepsi kalıplaşmış tepkiler. Apartheid’in ayrımcılık geçmişinden öğrendiğimiz şey, kalıplaşmış inkarın işe yaramadığıdır. Sürdürülemez. Ne bireyler ne aileler ne de toplumlar için.

Duygusal bastırma araştırmaları duyguların ötelendiği veya görmezden gelindiği durumlarda daha da güçlendiklerini gösteriyor. Buzdolabındaki o leziz çikolatalı kek gibi... Siz görmezden geldikçe rüyalarınızı daha çok süslüyor. Görmezden geldiğinizde o duyguların kontrol altında olduğunu sanıyorsunuz ama aslında onlar sizi kontrol ediyor.

Yanlış pozitiflik adına normal duyguları öteleştirdiğimizde dünyayla başa çıkacak yetileri geliştirecek kapasiteyi de kaybediyoruz. Yüzlerce insan bana ne hissetmek istemediklerini söyledi: 
“Denemek istemiyorum çünkü hayal kırıklığı istemiyorum.” veya “Bu hissin gitmesini istiyorum.”
Onlara, “Anlıyorum”, diyorum. “Fakat ölü bir insanın amaçları bunlar.”
Yalnızca ölü insanlar istenmeyen veya uygunsuz hislere kapılmazlar.
Yalnızca ölü insanlar strese girmez, kalpleri kırılmaz, başarısızlıkla gelen hayal kırıklığını yaşamazlar. Zor duygular hayatla yaptığımız anlaşmanın bir parçası. Stres ve rahatlık yaşamadan ne anlamlı bir kariyer yapabilir ne aile yetiştirebilir ne de dünyaya bir iyilik yapabilirsiniz. Rahatsızlık anlamlı bir hayata kabul edilmenin bedeli.

Peki bu kalıplaşmışlığı bozarak duygusal çevikliği nasıl başarırız? O genç yaşta, boş sayfalara yönelirken, ne hissetmem gerektiğiyle ilgili düşünceleri kafamdan çıkarmaya çalışıp gerçekten hissettiklerimi yazmaya odaklandım: Acı. Yas. Kaybetme. Pişmanlık.

Artık araştırmalar gösteriyor ki dayanıklılık ve gerçek mutluluğun temel taşı, tüm duygularımızı radikal bir şekilde kabullenmek, karışık ve zor olanlar dahil. Bunun yanında, duyguları doğru adlandırmak da önemli. En sık duyduğum söz “Stresliyim.”. Stres ve hayal kırıklığı ile stres ve “yanlış kariyerdeyim.” demek arasında dünya kadar fark var. Duygularımızı doğru etiketlediğimizde hislerimizin asıl nedenini çok daha iyi fark ediyoruz. 

Duygularımız, bizim için anlamlı olan şeylere ışık tutuyorlar. Haberleri izlediğinizde sinirleniyorsanız bu, eşitlik ve adalete değer verdiğinizin işareti. Ayrıca, hayatınızı o yönde şekillendirmeniz için aktif adımlar atmanız için bir fırsat. Zor duygulara açık olduğumuz zaman, değerlerimizle bütünleşmiş tepkiler verebiliyoruz.

Ama elbette duygular veridir, talimat değildir. Onların emrinde hareket etmeden de onların değerini kullanabiliriz. Tıpkı oğlumun, küçük kız kardeşine duyduğu öfke yüzünden onu, alışveriş merkezinde gördüğü ilk yabancıya verme isteğini gerçekleştirmemesi gibi.

Uygulamada bu nasıl oluyor peki? Güçlü, sert bir duyguya kapıldığınızda o duygudan kurtulmak için acele etmeyin. Bu duygu size ne söylüyor? ''Sinirliyim'' veya ''Üzgünüm'' gibi şeyler söylememeye çalışın. ''Buyum'' dediğiniz zaman Duygu sizmişsiniz gibi oluyor. Oysa siz sizsiniz, duygularınız ise veri. Var olan duyguyu olduğu gibi fark etmeye çalışın: ''Üzüldüğümü fark ediyorum.'' veya ''Sinirlendiğimi fark ediyorum.'' 

Şu soruları sormalıyız: “Duygum bana ne söylüyor”, “Beni değerlerime hangi hareket götürecek?”, “Beni değerlerimden hangi hareket alıkoyacak?”.

İnsanlar, duygusal gerçekliklerini hissedebildiklerinde yakınlaşma ve yaratıcılık ortaya çıkıyor. Duygusal çeviklik; duygularınıza merak, anlayış ve özellikle cesaretle değerlere doğru adım atma yeteneği.

Ben küçükken, ölümden korkarak geceleri uyanırdım. Babam sırtıma vurarak ve beni öperek rahatlamamı sağlardı. Ancak hiç yalan söylemezdi. “Hepimiz öleceğiz, Susie”, derdi. “Korkman normal.” Ben ve gerçeklik arasına bir tampon koymaya çalışmadı. Bana cesaretin, korkunun olmaması değil, korkuya doğru yürümek olduğunu gösterdi. 10 yıl gibi kısa bir süre içinde öleceğini ikimiz de bilmiyorduk. İkimiz için de bu zaman çok değerli ve çok kısaydı. 

Ancak kırılganlığımızla yüzleşeceğimiz o kaçınılmaz an kapımıza dayandığında bize şunu soracak; ''Hazır mısın?'' ''Hazır mısın?'' O anın ''evet'' olmasına izin verin. Kalbinizle hayat boyu yazışmanızdan doğan bir evet olsun. Ve kendinizi görmekten. Çünkü kendinizi görerek başkalarını da görüyorsunuz: kırılgan, güzel bir dünyada ileriye doğru sürdürülecek tek yol. Sawubona.


4 Mart 2018 Pazar

Aşk: Onu Yanlış Yapıyorsunuz, TED Talk 2012

Aşk nedir? Derin sevgi duymak mı?
Atımı sevebilirim, spor yapmayı sevebilirim, mandalinayı sevebilirim, eşimi sevebilirim.
Ama mandalinayı sevdiğim için mandalina bana karşı bir şey hissetmez.
Öyleyse aşkı, "arzulanmayi arzulamak" olarak tanımlayabiliriz.
Dolayısıyla sevginin ebedi sorunu: nasıl istenen olunur ve kalınır?
Bireysel isteklerin serbest piyasasında her gün kendi degerimin pazarlığını yapıyorum.
Arzu ediliyor muyum? Ne kadar arzu ediliyorum? Kaç insan beni sevecek?

Peki insan bu kaygiya nasıl tepki verir? Arzu edilmenin sembollerini toplayarak.
Bunu, cazibe sermayesi olarak adlandırıyor konuşmacı.
Bugün toplumumuz, büyük ölçüde cazibe sermayesine dayanıyor.
Zihinlerle iletişim kurabilmek için kendimizde cazibe sembollerini birleştiriyoruz.
Bunu, onları baştan çıkarmak için, onların bizi sevmeleri için yapıyoruz.
Tabii ki bu cazibe rekabeti, her şiddetli yarışta olduğu gibi narsisistik memnuniyette büyük eşitsizlikler yaratıyor ve bu nedenle çok sayida yalnızlık ve hayal kırıklıkları ortaya çıkıyor.
Peki, diyor konuşmacı. Değerli hissetmek için arzulanmaya ihtiyaç duymayı nasıl aşabiliriz?
Çözümü basit: Faydasız olduğumuzu kabul edelim. Ancak başkası tarafından arzulaninca değer kazanacağımizi düşünmemiz, faydasız olduğumuzun ispatı.
Hepimiz idol rolüne girmişiz. Aslında hepimiz biraz, sokakta tamamen rahat ve ilgisiz görünürken tüm gözlerin üzerinde olmasını öngören ve hesaplayan biri gibi sahtekariz.
Konuşmacıya göre bunun farkında olmak, aşk ilişkisini değiştirecektir.
Mükemmel olmak istiyoruz ki sevilelim ve karşımızdakinin mükemmel olmasını istiyoruz ki değerimizi güvence altına alalim. Sonra mükemmel imajıni bozacak ufak bir hatada çiftler ayrılmaya gidiyor.
Mükemmel bir çift olma arzusu yerine, hassasiyeti ve kendinle dalga geçmeyi vurguluyor konuşmacı. Kişinin zayıf yönlerini kabul ederek sev ve kendinle alay etmeyi bil.

Neden Hepimiz Duygusal İlk Yardım Çalışmalıyız?, Guy Winch, TED Talk 2014

"Aa, canın mı sıkkın? Salla gitsin! İş kafanda bitiyor!".
Bunu ayağı kırık birine söylediğinizi düşünebiliyor musunuz?
"Yürü git ya! Altı üstü bacak!".
Oysa psikolojik yaralanmalar, bedensel yaralanmalardan daha sık başımıza gelir: Reddedilme, yalnızlık veya başarısızlık gibi yaralanmalar...
Peki, zihinsel sağlığımızı korumak için neler biliyoruz?
Örneğin yalnızlık, psikolojimizde derin bir yara açar.
Algılarımızı bozar ve aklımızı karıştırır.
Çevremizdekilerin bizi gerçekte olduğundan daha az önemsediklerini düşündürtür.
Bizi, insanlarla temasa geçmekten korkar hale getirir.
Kalbin dayanılmaz bir şekilde acıyorken kendini reddedilme ve kalp kırıklığı olasılığına neden açasın ki?
Kronik yalnızlık, erken yaşta ölme ihtimaliniizi %14 arttırır.
Yalnızlık yüksek kan basıncına ve kolesterole neden olur.
Bağışıklık sisteminizi baskılar, sizi her türlü rahatsızlık ve hastalığa karşı savunmasuz hale getirir.
Ve eğer yaralandığınızın farkında değilseniz, psikolojik yaraları tedavi edemezsiniz.
Algılarımızı bozan ve bizi yanlış yönlendiren tek şey yalnızlık değildir.
Aslında hepimizin, ne zaman bir düş kırıklığına uğrasak hazırda bekleyen ve tetiklenen bir takım duyguları ve inançları var.
Aklımız ve duygularımız, düşündüğümüz kadar güvenilir arkadaşlar değil.
Daha çok dengesiz bir arkadaşa benziyorlar.
Son derece destekleyici olabilirken aniden sevimsizleşebiliyorlar.
Bir kadın hastam olmuştu.
20 yıllık evlilikten sonra çok çirkin bir boşanma yaşamıştı.
Ve nihayet ilk buluşmasına hazır hale geldi. İnternetten tanıştığı iyi, başarılı ve daha da önemlisi onunla gerçekten ilgileniyor gibi görünen bir adamla şık bir New York restaurantında buluştular.
Buluşmadan 10 dakika sonra adam ayağa kalkıp "senle ilgilenmiyorum" diyor ve gidiyor.
Reddedilmek son derece acı vericidir.
Kadın o kadar incindi ki olduğu yerde kalakaldı.
Tek yapabildiği bir arkadaşını aramak oldu.
Arkadaşı şöyle dedi:
"İyi de ne bekliyordun? Kocaman kalçaların var, söyleyecek ilginç hiçbir şeyin yok, neden yakışıklı, başarılı bir adam senin gibi bir ezikle çıksın?"
Sarsıcı değil mi?
Nasıl bir arkadaş bu kadar acımasız olabilir?
Ama bunları söyleyen bir arkadaş olmadığını söylesem, bu kadar çarpıcı olmazdı.
Bunları kadının kendisi söylüyordu.
Bu hepimizin yaptığı bir şey, özellikle reddedilmenin ardından.
Hepimiz hatalarımızı ve eksiklerimizi, ne istediğimizi, ne yapamadığımızı düşünmeye başlar, kendimize etiketler takarız.
İlginç, özgüvenimiz yara almış durumda. Neden gidip yaraya tuz basıyoruz?
Fiziksel bir yaramız olsa gidip tuz basmayız.
Çünkü duygusal sağlık bilgimizin yetersizliğinden. Psikolojik sağlığımıza öncelik vermediğimizden.
Yapılan onca çalışmadan biliyoruz ki özsaygımız düşükken baskı ve gerilime karşı daha kırılgan oluyor, başarısızlıklar ve reddedilme daha dayanılmaz oluyor ve iyileşmemiz uzuyor.
Üzücü ve olumsuz düşüncelere odaklanıp zamanınızı harcarken kendizini gerçekten önemli bir riske atıyorsunuz: klinik depresyon, alkolizm, yeme bozukluğu ve hatta kalp hastalıkları.
Yüzyıl önce insanlar, kişisel sağlık bilgisi üzerinde çalışmaya başladığından beri yaşam beklentileri %50'nin üzerinde arttı. Birkaç onyıl kadar kısa bir sürede.
İnanıyorum ki hepimiz duygusal sağlık bilgisi üzerinde çalışırsak yaşam kalitemiz de bu kadar çarpıcı şekilde değişecektir.
Daha iyi duygusal sağlığa ulaşmak için özetle:
1- Duygusal acının farkında olun
2- Duygusal kanamayı durdurun
3- Özsaygınızı koruyun
4- Negatif düşüncelerle savaşın
5- Duygusal yaraların etkileri hakkında bilinçlenin

Hayatta Mutlu Olmaktan Fazlası Var, Emily Esfahani Smith, TED Talk 2017

Hayatın tüm amacının mutluluğun peşinden koşmak olduğunu düşünürdüm. Herkes mutluluğa giden yolun başarı olduğunu söylüyordu, bu yüzden o kusursuz işi, mükemmel erkek arkadaşı ve güzel daireyi aradım. Fakat tatmin olmuşluk duygusu yerine kaygılı ve savrulmuş hissettim. Tek başıma değildim; arkadaşlarım da bununla mücadele ettiler.
Hayat, akla gelen her standarda göre daha da iyileşmiş olsa da daha çok insan umutsuz, yalnız ve mutsuz hissediyor. İnsanların içini kemiren bir boşluk var ve bunu hissetmek için klinik depresif olmanıza gerek yok. Eninde sonunda bence hepimizin merak ettiği: Her şey bundan ibaret mi? Araştırmaya göre bu çaresizliği öngören şey mutluluğun eksikliği değil. Bu başka bir şeyin eksikliği, hayattaki anlam eksikliği.
Hayatta mutlu olmaktan fazlası var mı? Mutlu olmak ve hayatın anlamı olması arasındaki fark ne? Pek çok psikolog mutluluğu, o andaki iyi hissetme ve rahatlık hali olarak tanımlıyor. Ancak anlam, daha derin. Ünlü psikolog Martin Seligman'e göre anlam, kendinin ötesindeki bir şeye hizmet etmekten ve ait olmaktan ve içindeki en iyiyi geliştirmekten geliyor. 
Hayatımızı nasıl daha anlamlı yaşayabiliriz?
İlk madde, ait olma. Aitlik, size sadece siz olduğunuz için değer veren ve sizin de değer verdiğiniz insanlarla ilişki içinde olmanızdan gelir.
İşte size bir örnek. Her sabah arkadaşım Jonathan New York'taki aynı sokak satıcısından bir gazete alıyor. Bir keresinde Jonathan'da bozuk para yoktu, ve satıcı dedi ki "Dert etmene gerek yok." fakat Jonathan ödemek için ısrar etti, bu yüzden dükkana gitti ve bozukluğu tamamlamak için ihtiyacı olmayan bir şey aldı. Satıcıya parayı verdiğinde satıcı geri çekildi. İncinmişti. İçten bir şey yapmaya çalışıyordu ama Jonathan onu reddetti.
Bence hepimiz insanları farkında olmadan küçük yollarla incitiyoruz. Ben de öyle. Tanıdığım birinin yanından geçiyorum ve tanımıyor gibi yapıyorum. Biri benimle konuşurken telefonuma bakıyorum. Bunlar başkalarına değer vermemektir. Onları görünmez ve değersiz hissettir. Ancak sevgiyle yaklaştığınızda, ikinize de iyi gelen bir bağ kurulur.
İkinci madde, amaçtır. Amacınızı bulmakla sizi mutlu eden işi bulmak aynı şey değildir. Amaç ne istediğinizle değil, ne verdiğinizle ilgilidir. Amaçta önemli husus güçlü yanlarınızı başkalarına yardım etmede kullanmanız. Bu sayede katkı koyar ve ihtiyaç duyulduğumuzu hissederiz. Amaç, size yaşayacak bir sebep, sizi ileriye taşıyacak bir neden sunar.
Anlamın üçüncü maddesi de kendinizi aşmakla ilgili ama tamamen farklı bir şekilde: aşkınlık. Aşkınlık durumları kendinizi günlük hayat karmaşasından çok üstte hissettiğiniz o nadir anlardır, benliğiniz solmaya başlar ve çok daha yüksek bir gerçeklikle bağ kurarsınız. Konuştuğum birine göre, aşkınlık sanat görmekten doğdu. Bir diğeri için kilisede bulunmak. Benim içinse, yazı yazarak, çünkü ben yazarım. Bazen öylesine kapılıyorum ki zaman ve mekan hissimi kaybediyorum. Bu aşkınlık tecrübeleri sizi değiştirebilir.
Aitlik, amaç, aşkınlık. Belirlediğim dördüncü madde, insanları şaşırtıyor genelde. Dördüncü madde, hikâyenizi anlatmak, kendinize kendinizle ilgili anlattığınız hikâye. Hayatınızda yaşananlardan bir anlatım çıkarmak, belirginlik kazandırır. Nasıl kendiniz olduğunuzu anlamanıza yardım eder. Kendi hikâyelerimizin yazarı olduğumuzu ve bunu anlatış şeklimizi değiştirebileceğimizi unutuyoruz. Hayatınız bir dizi olaydan ibaret değil. Hikâyenizi düzenleyebilir, yorumlayarak yeniden anlatabilirsiniz, gerçeklere bağlı olsanız bile.
Peki insanlara hikâyelerini değiştirten şey ne? Kimisi bir terapistten yardım alır bunu kendi başınıza da yapabilirsiniz, sadece hayatınızı gözden geçirerek, tecrübeleriniz sizi nasıl şekillendirdi, ne kazandınız ve kaybettiniz. Hikâyeniz bir günde değişmeyecek: Yıllar sürebilir ve çok zor olabilir. Sonuçta hepimiz acı çektik ve hepimiz mücadele ediyoruz. Fakat acı veren o anıları sahiplenmek bize anlayış ve bilgelik kazandırabilir, böylelikle bizi ayakta tutan iyiyi bulabiliriz.
Anlamlı bir hayat yaşamak uğraş gerektirir. Bu devam eden bir süreç. Her geçen gün sürekli hayatımızı oluşturuyoruz, hikâyemize katkı yapıyoruz. Bazen de amacımızdan savrulabiliriz.
Anlamın gücü bu. Mutluluk gelip geçicidir. Hayat gerçekten güzel ama bir şeyler kötü giderken amacın olması size tutunacak bir şey veriyor.

Özgürlüğün Vertigosu, Rollo May

Kişisel özgürlük, daha önce hiç yürümediğimiz yollarda tehlikeye atılmak olduğundan, bu tehlikenin ileride neye benzeyeceğini asla bileme...