Rollo May etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rollo May etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Özgürlüğün Vertigosu, Rollo May

Kişisel özgürlük, daha önce hiç yürümediğimiz yollarda tehlikeye atılmak olduğundan, bu tehlikenin ileride neye benzeyeceğini asla bilemeyiz.
Geleceğe sıçrıyoruz. Nereye düşeceğiz?
Özgürlükle kişi, bir baş dönmesi, bir sersemlik duygusu, bir vertigo ve korku duygusu yaşar. Baş dönmesi kişinin yalnız zihnini değil bütün vücudunu kapsar, kişi bunu midesi, kolları ve bacaklarında da hissedebilir. 
Bütün bu duygular, baş dönmesi, vertigo, sersemlik, korku, özgürlüğe gölgesi gibi refakat eden anksiyetenin dışa vurumudur.
Konformizme ("uyumculuk") doğru bir baskı her topluma girmiştir. Herhangi bir grubun ya da sosyal sistemin bir işlevi, Hannah Arendt'in işaret ettiği gibi, homeostaz'ı (iç denge) korumak, insanları her zamanki yerlerinde tutmaktır.
Grup için özgürlüğün tehlikesi tam da bu noktadadır: Çünkü konformist olmayan, homeostazı altüst edecek, özgürlüğünü denenmiş ve doğru yolları bozmak için kullanacaktır.
Sokrates, Atina'nın iyi vatandaşlarının inancına göre, Atina'nın gençlerine yanlış "daimon"var (kavramlar) aktardığı için baldıran içmeye mahkûm edilmişti. İsa, gününün kabul edilmiş inancını bozduğu için çarmıha gerildi. Jeanne d'Arc sesler işitti ve kazıkta yakıldı. 
Bu aşırı örnekler, fikirleri sonradan uygarlığımızın köşe taşları olan kimselerdir. Ama bu gerçek, benim bulunduğum noktayı doğruluyor, içgörüleri çok rahatsız edici olan, özgürlüğe refakat eden anksiyeteyi çok fazla davet eden kimseler, yeni fikirlerin yapacağı depremin yaptığı korkudan yakınan kendi kuşakları tarafınan ölüme mahkûm edilmişlerdir. Ama onlara, fikirleri yeni çağın dogması halinde kristalize olduktan ve ölü figürler sakin mezarlarından doğrulup sükuneti yeniden bozamayacak hale geldikten sonra, ileriki kuşaklarca tapılmıştır.

20 Şubat 2018 Salı

O Anki Durumu Aşmak: Bölüm 11

Kitabın, "O Anki Durumu Aşmak", başlıklı 11. bölümünün alıntılarla özeti:

Eğer insanı, her an oluşmakta olan dinamik bir varlık olarak kabul ediyorsak, insanın o anki durumunu aşması problemini görmezden gelemeyiz.

O andaki durumu aşma anlamı, var olma (exist), “yani bir şeyden çıkıp ondan ayrılma” kelimesinde mevcuttur.

İnsan ciddi bir rahatsızlık, kaygı veya engelle karşı karşıya olmadığı durumlarda, kendini aşma sorunuyla yüz yüzedir.

Nietzche, Zerdüşt’e şöyle buyurmuştur:

“Ve Yaşam’ın ta kendisi bana bu sırrı söyledi. ‘Bak’ dedi Yaşam, ‘Ben kendimi daima aşmakla yükümlüyüm.”

“Erwin Straus insanı ’sorgulayan’, bir yandan varlığını sürdürürken diğer yandan kendisini ve kendi varoluşunu sorgulayan canlı olarak tasvir eder.”

Anda hapsolma, anın ötesini düşünememe durumu, frontal korteksinin bir kısmını kaybeden bir askerin tıbbi durumuyla örneklenir. Bu askerler soyut düşünme güçlerini kaybetmişlerdir. Olasılıkları görememektedirler. Ana hapsolmuş haldedirler. Örneğin, “dolaplarının içi dağılırsa derin bir kaygıya kapılıyor, kendilerini saçmasapan davranırken buluyorlardı. Kompülsif (zorlanımlı) bir tertiplilik sergiliyor ve bu yola kendilerini her an o somut durumun içerisinde tutuyorlardı.”.

Bu askerler, sadece içinde bulundukları ana bağlı oldukları sürece bir varlıklarını sürdürebileceğine inanıyor gibiydiler. 

“Goldstein, normal bir insanı diğer canlılardan farklılaştıran kapasitesinin tam da bu soyut düşünme, semboller kullanma, belli bir zaman ve mekanda kendini o anki sınırların ötesine taşıma ve ‘ihtimaller’ dahilinde düşüne yeteceği olduğunu söyler.”

Us ve sembol kullanımı, insanın andaki koşulları aşma kapasitelerinden biridir. “Hemen önümde daktilomun üzerinde durduğu şu levhaları düşünün ve bunların bir nesneler sınıfının tümünü temsil ettiği konusunda birbirimizle hemfikir olduğumuzu…”

Bu kapasite, sosyal ilişkilerde de kişinin başkaları tarafından nasıl görüldüğünü görebilmesiyle, kendine güvenin ve sorumluluğun yerleşmesinde rol oynar.

“Boss’a göre insanın o anki durumu aşma kapasitesine sahip olmasının sebebi Sorge (Almanca “umursama”) kapasitesine ya da daha isabetli bir tabirle insanın kendi varlığını anlaması ve onun sorumluluğunu yüklenme kapasitesine sahip oluşudur.”

“Öz-bilinç, öz-aşkınlığı da beraberinde getirir. Kişinin öteki olmadan herhangi bir gerçekliği yoktur.”

“O anki durumu aşma kapasitesi öz-farkınalığın ayrılmaz bir parçasıdır. Bunun açık sebebi de kişinin kendini bu dünyadaki bir varlık olarak görme konusundaki farkındalığının ta kendisinin, o kişinin dışarı çıkıp kendine ve duruma bakma, kendisini değerlendirip sonsuz çeşitlilikteki ihtimalleri gözeterek kendini yönlendirme kapasitesini de beraberinde getirmesidir.”

“Bilincin bilinçdışından ayrılması, baskılama, farkındalığın engellenmesi, semptomlar yoluyla kendini kandırma gibi tüm kedine özgü nevrotik fenomenler, insanın kendisi ve dünyası ile aynı anda hem özne hem ede nesne olarak ilişki kurma kapasitesinin hatalı kullanılan ‘nevrotik’ biçimleridir.”

Kierkegaard’a göre hayal gücü, ânı aşmak için gereken temel beceridir.

“O anki durumu aşma kapasitesi, insan özgürlüğünün temelidir. İnsanın benzersiz karakteristik özelliği her durumda görülen geniş çeşitlilikteki imkanlardır. Söz konusu imkanlar da kişinin öz-farkındalığına ve karşılaştığı durumlara vereceği tepkinin farklı yolarını hayal gücünün süzgecinden geçirme kapasitesine bağlıdır.”

10 Şubat 2018 Cumartesi

Kaygı ve Suçluluk: VII. Bölüm

Kitabın, Ontolojik Açıdan Kaygı ve Suçluluk, adındaki 7. bölümün özetidir.

Kaygı, zevk ve üzüntü gibi bir duygu değildir. Ontolojiktir.
Kaygı esas olarak, varoluşun kendisine yönelik bir tehdit bulunduğunda ortaya çıkar.

“Kaygı bireyin, varoluşunun imha edilebileceğine, kendini ve dünyasını kaybedebileceğine ve ‘hiç’ olacağına dair farkındalığın oluştuğu öznel haldir.”

Kaygı’nın korkudan farkı, anlık olmaması, tehdidin gece-gündüz kişinin içinde rahatsızlık vermesidir.

Örnek olarak, saygı duyduğu bir kişinin sokakta yanından geçerken, kendisiyle konuşmamasını vermektedir. Burada hissedilen kaygı, kişinin dişçi koltuğuna uzanmışken hissedilen korku kadar yoğun değildir ama kişi dişçiden çıktığında bu korkudan da kurtulmuş olacaktır. Diğer yandan, görmezden gelinmek veya hiçe sayılmak, bütün gün kafasını kurcalamaya devam edecek, gece rüyasına girecektir.

“Aradaki fark, kaygının o bireyin öz-saygısının merkezindeki çekirdeğe ve benlik olarak değer duygusuna darbe indirmesidir, ki kendisini bir varlık olarak deneyimlemesindeki en önemi veçhe de budur. Korku ise bunun tersine, kişinin varoluşunun dış çeperinde bir tehdittir; nesneleştirilebilir ve kişi onun dışına çıkıp ona bakabilir.”

Kaygının etimolojisinden bahsediyor biraz: Almanca’daki “angst” kelimesi, “dar boğaz” anlamınaki Latince “angustus”tan gelmektedir. Onun kökü ise “angere” kelimesidir ve “her yandan sıkıştırarak acı verme” anlamındadır. Anxiety ise anlamca daha güçsüz kalmaktadır. Bu yüzden “angst” bazen “dread” (dehşet) olarak çevrilmiştir. 

Kaygının, kişinin özgürlüğünün sorumluluğuyla tetiklenmesi şu şekilde açıklanmıştır:

“Kaygı, henüz başgösteren bir potansiyel ya da ihtimalin birey karşısına çıktığı anda kendini gösterir; bu, bireyin varoluşunu tamamlama ihtimalidir; fakat bu ihtimalin ta kendisi aynı zamanda bireyin hâlihazırdaki emniyetini ortadan kaldırmayı da içerir; bu nedenle bu yeni potansiyelliği reddetme eğiliminin ortaya çıkmasına neden olur.”

Kaygı, “yeni bir potansiyeli gerçekleştirme özgürlüğü”nden kaynaklanmaktadır.
Kierkegaard, kaygıdan “özgürlüğün baş döndürücülüğü” olarak bahsetmekte ve şunları söylemektedir:

“Kaygı, özgürlüğün gerçeğe dönüşmesinin öncesinin, potansiyel özgürlüğün gerçekliğidir.”

Goldstein buna, insanların kaygının dayanılmazlığından kurtulmak umuduyla özgürlüklerinden feragat edip dogmalara veya II. Dünya Savaşı yıllarında olduğu gibi faşizme sığınmalarını örnek vermiştir.

Suçluluk

Potansiyellerini gerçekleştirmeyle karşı karşıya gelen kişi, eğer onu gerçekleştirmeyi reddeden veya bunu başaramazsa, suçluluk duyar.

Bunu bir vakayı örnek vererek açıklar:

Sürekli aynı vakayı görmekte olan bir kişi vardır. Rüyasında, kilitli olan bir tuvalet kapısına yürümektedir. Her seferinde, kapının neden kilitli olduğunu merak etmektedir. Tokmağı zorlayıp durmaktadır. Sonunda kişi o kapıdan geçebilmiş ve kendini bir kilisede bulmuştur. Beline kadar dışkı içindedir. Beline bir bağlıdır ve ipin diğer ucu çan kulesine yükselmektedir. Hasta ipin iki ucu arasında, çekilse parçalanacak kadar sıkı bir gerilim içerisinde hissetmektedir. 

Hasta bu rüyadan sonra 4 gün boyunca psikoz nöbeti geçirmiştir.

Vaka şu şekilde açıklanmaktadır:

Eğer kendi varlığımıza dönemez ve sahici olamazsak, bunun yerine konformizmle sığınırsak varoluşumuzu kaçırıyoruz demektir. “Potansiyellerinizi kilit altında tutarsanız, mahrecinizde, ‘özünüzde’, size verilmiş bir şeye karşı suçlu olursunuz. … İşte hastanın başına gelen de budur. Hem bedensel hem de tinsel (ruhsal) deneyim ihtimallerini kilit altına almıştır.”

İkinci bir ontolojik suçluluk olarak, kişinin diğer insanlara karşı hissettiği suçluluktan bahseder. İnsanın sınırlı ve taraflı bir bakış açısından görmek durumunda olmasından dolayı, diğer insanlara hep bir şekilde haksızlık yapacağını, onları anlayıp onların isteklerini gerçekleştirmekte her zaman bir ölçüde başarısız kalacağını bilmesinden kaynaklanır.

Ama bu suçluluk, sağlıklı bir tevazunun ve affediciliğin de kökenidir.

Ontolojik suçluluğu şu şekilde özetlemektedir:

“İlk olarak, herkesi içine alır. Hiç kimse kendi türünden diğer insanların gerçekliğini bir ölçüye kadar çarpıtmaktan kurtulamaz ve hiç kimse kendi potansiyellerini tamı tamına gerçekleştiremez. Her birimiz kendi potansiyellerimizle hep diyalektik bir ilişki içindeyiz. Bu durum Boss’un hastasının dışkılar ve çan kulesi arasında asılı kaldığı rüyada çok çarpıcı bir şekilde örneklenmiştir. 

İkinci olarak, ontolojik suçluluk, kültürel yasaklardan ya da kültürel adetlerden kaynaklanmaz; kökü öz-farkındalık gerçeğindedir. Ontolojik suçluluk, ‘ben suçluyum çünkü ebeveyn yasaklarını çiğnedim’ gibi bir yerden doğmaz; seçen ya da seçemeyen kişi olarak kendimi görebiliyorum derkenki gerçekten kaynaklanır.

Gelişmiş her insan varlığında bu ontolojik suçluluk vardır fakat içeriği kültürden kültüre değişir ve genelde kültür tarafından ona verilir.”

9 Şubat 2018 Cuma

Olmak ve de Olmamak: VI. Bölüm

“Olmak ve de olmamak: Bu bölümün başlığındaki ‘ve de’ ifadesi bir dizgi yanlışı değildir, intihar noktasında birinin tek ve son seferliğine yaptığı bir seçim de değildir; bu ifade, bir ölçüye dek, her an her saniye yapılan bir seçimi yansıtır.”

Söze bir kimseyi tanımanın ne olduğuyla başlıyor. Kişinin davranışlarında etkin olan itki ve mekanizmalara ait edindiğimiz bilgiler, kişiyle yüz yüze gelene kadar havada kalacaktır, diyor.

Ve Sartre’dan, biri hakkındaki teori ve etiketlemelerimizin, o kişiyi olduğu gibi görmemizin, dolayısıyla onu gerçek manada tanımamızın önünde engel teşkil ettiğini ifade eden alıntıyı paylaşıyor:

“Eğer insanı analiz edilmeye yatkın ve özgün verilere, belirli itkilere ( ya da “arzulara”) indirgenebilen, bir özne tarafından bir nesnenin özellikleri olarak taşınan bir şey olarak ele alırsak, elimize ancak dayatmacı bir töz sistemi geçer ki bunu da daha sonra mekanizmalar veya dinamikler ya da örüntüler olarak adlandırırız. Fakat kendimizi bir ikilemin de içinde buluruz. Bizim insan, tutkuları edilgen bir biçimde kabul eden, adeta kararsız bir hamur haline dönüşmüştür. Ya da artık daha fazla indirgenemeyecek oalan itkiler de eğilimlerden oluşan basit bir demet haline indirgenecektir. Her iki durumda da insan gözden yiter şu ya da bu deneyimi yaşayan “o kişiyi” artık göremeyiz.”

Bu eğilimi, “belirli bir kategoriye sokulamayan ya da sayılamayan şeyler”den kaçınma olarak tarif ediyor:

“Matematikselleştiremediğimiz bir şeyin ya da deneyimin gerçek olmadığı yönündeki o eski inanç, kültürümüze hâlâ hakimdir. Ya da rakamlara indirgenebilen şeyler gerçektir, diye düşünülür.”

Sayılamayan ve bir kategoriye konulamayan şeylere örnek olarak, “sevgi”yi ve “bilinç”i gösteriyor. Yine de bu durumun, bizim onları anlama çabamızdan vazgeçirmemesi gerektiğini söylüyor.

Bunlardan sonra, varlık duygusuna geliyor. 

Varlığı şu şekilde tanımlıyor: 

“Başından çeşitili deneyimler geçen e ne kadar ufak olursa olsun, bu kuvvetlerin onun üzerinde çeşitli etkilerde bulunduğunu fark edecek kadar özgürlüğü olan kişideki sonsuz karmaşıklıktaki bir dizi belirlenimci unsuru oluşturan şeydir. Burası, kişinin tepki vermeden önce, duraksama ve dolayısıyla tepkisinin ne yönde olacağını tartma yeteceğine potansiyel olarak sahip olduğu alandır. Bu nedenle burası, onun yani insanın, hiç de itkilerin ve önceden belirlenmiş davranış biçimlerinin bir derlemesi olmadığını gösteren alandır.”

İnsan varoluşu anlamak için kullandığı terimi Dasein olarak belirtiyor. “Sein” (olmak) ile “da” (orada) sözcüklerinin birleşimi olduğunu açıklıyor.

Varlık duygusunun yitiminin, kolektivist yönelimlere ve konformist eğilimlere bağlıyor.

Varlığı İngilizce olarak şu şekilde açıklamaya devam ediyor:

“Okurlar, ‘being’ sözcüğünün İngilizce’de bir ortaç (sıfat-fiil) olduğunu, birinin bir şey olma sürecinde bulunduğunu gösteren bir fiil hali olduğunu akıllarında tutarlarsa ‘human being’ teriminin tam anlamı daha net anlaşılacaktır. … Oysa ‘being’ genel bir isim olarak kullanıldığında ‘potentia’ ya da potansiyellik kaynağı olarak anlaşılmalıdır; ‘being’ palamudu meşeye dönüştüren ya da bizleri gerçekte neysek ona gönüştüren potansiyel, gizli güçtür. Ama ‘a human being’ gibi özel bir şekilde kullanıldığında, birinin bir süreç içinde olduğunu gösteren dinamik bir yan anlam taşır; kişi bir şey olma sürecindedir.”

İnsanın varlığındaki öz-bilinç’in önemini vurguluyor:

“İnsan (veya Dasein), eğer kendisi olmak istiyorsa, kendisinin farkında olması gereken, kendisinden sorumlu olması gereken özel bir varlıktır.”

Öz farkındalığına dair Pascal’ın şu sözünü de aktarıyor:

“İnsan yalnızca bir sazdır; doğada yaşayan ve dokunsalar kopacak bir saz; ama düşünen bir sazdır. Onu imha etmek için tüm evrenin silah kuşanmasına gerek yoktur: Bir buhar, bir damla su onu öldürmeye yeter. Ama evren onu parçalayacaksa bile insan yine de onu katledenden daha soylu olacaktır, çünkü o öleceğini bilir, evrenin ona karşı avantajını da bilir: Oysa evrenin bunların hiçbirinden haberi yoktur.”

İnsanın kendi varlığının farkında olup, var olmayı seçmesinin ne demek olduğunu, dramatik bir vakayı örnek vererek açıklıyor:

<< Gayri meşru bir çocuk olarak doğmuştu. Annesi, öfkelendiği zaman ona sık sık nereden geldiğini hatırlatır, onu aldırmak için ne kadar uğraştığını tekrar tekrar anlatır ve sıkıntılı zamanlarda küçük kıza şöyle bağırırmış: “Sen doğmasaydın bunlar başımıza gelmeyecekti!”. Aile kavgalarında ise akrabaları onu, “Sen neden kendini öldürmedin?” ve “Doğduğun gün senin boğdurulup ölmen lazımdı!” diye azarlarlarmış. Hasta, daha sonraları kendi gayretleriyle eğitimli bir genç kadın olmuştu.

Terapinin dördüncü ayında hasta şöyle bir rüya gördü: “Bir sürü insanın olduğu, kalabalık bir yerdeydim. Hiçbirinin yüzü yoktu; gölge gibiydiler. Sanki sadece insanlardan oluşan çok kalabalık bir ortamdı. Sonra kalabalığın içinde birinin bana şefkat gösterdiğini gördüm.”. Bir sonraki seansta, aradan geçen günler içinde, olağanüstü önemi bir deneyim yaşadığını aktardı. İki yıl sonra hatıralarını yazdığı ve notlar tuttuğu metni aktarıyoruz:

“Bir gecekondu mahallesindeki o soylu yolların altında yürüdüğümü hatırlıyorum. Kafamdan şu düşünce geçiyor: ‘Ben gayri meşru bir çocuğum.’. Bu gerçeği kabul etmek için ıstırap içinde ter döktüğümü hatırlıyorum. Sonra kabullenmenin nasıl bir şey olduğunu anladım. ‘Ayrıcalıklı beyazların arasında bir zenciyim ben’ veya ‘Görebilen insanların arasında bir körüm ben.’. O gece, sonradan uyandığımda bana şöyle geliyordu: ‘Gayri meşru bir çocuk olduğum gerçeğini kabul ediyorum.’ Ama, ‘Ben artık bir çocuk değilim.’ O halde şöyle, ‘Ben gayri meşruyum.’ Aslında öyle de değil: ‘Ben gayri meşru bir çocuk olarak doğdum.’ Geriye ne kalıyor? Geriye kalan şu: ‘Ben varım.’ ‘Ben varım’ ile gelen bu temas ve kabulleniş bir kez yakalandı mı (ki bu, sanırım, hayatımda ilk defa oluyordu) bana ş deneyimi de getirmişti: ‘Var olduğuma göre, olmak hakkına da sahibim.’

Bu nasıl bir deneyim mi? Çok temel bir his; sanki evimin tapusunu almışım gibi. …  kendi varlığımı bulmak ve kendimle bütünleme deneyimi. Sinderella’nın ayakkabısını alarak tüm dünyayı dolaşıp o ayakkabıya uyan ayağı bulmaya çalışmak ve birdenbire ona  uyan tek ayağın kendi ayağım olduğunu görmek gibi … Kişinin kendi benliğine teori gibi kalmasına son vermek gibi.>>

Vaka hakkında 4 yorum bildiriyor.

Birinci yorumunda, “varım” deneyiminin çözüm değil, çözümün önkoşulu olduğunu söylüyor. Burada, hastanın kendinin önemli olduğunu gösteren kanıtları görmüş olsa da derinlerde hala “ben varım, o halde düşünüyorum, eyliyorum” inancını içselleştiremeyebileceğine karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguluyor.

İkinci yorumunda, terapist gibi bir otorite tarafından kabul edilmesinin, hastayı, dünyada var olmak için vereceği savaş için yüreklendireceğinin altını çiziyor.

Ve en önemli soruya gelindiğini ifade ediyor: Birey, kendi varoluşunun farkındalığı ve sorumluluğu ile ne yapacaktır?

Üçüncü yorum, sosyal ve etik normların varoluştaki etkisine dairdir. Zorlanımlı ve katı ahlakçılığın, kişilerde varlık duygusunun bir eksikliği olarak çıkacağını ifade ediyor:
“Katı ahlakçılık, bireyin kendi seçimlerinin yaptırımı olabileceğine dair temel bir güvenceye sahip olmadığı durumlarda, harici yaptırımları devreye sokma yönünde kendini ikna etmesidir.”
Ve, öz saygı, uzun vadede sosyal onaylanmaya dayanmak zorundaysa, aslında o öz saygı değil daha karmaşık türdeki bir sosyal konformitedir, diyor. 

Dördüncü olarak ise, “ben varım”dan “egonun işlevselleşmesi”nin anlaşılmaması gerektiğini açıklıyor. Burada, psikanalizdeki ego kavramının ayrıntılarına giriyor:

“Varlık, ‘ben özneyim’, demek değil, ‘kendimin, pek çok diğer şeyin yanı sıra olmakta olan bu şeyin öznesi olduğunu bilebilen varlığım,” demektir.”.

Varoluş farkındalığının, var olmamanın farkındalığıyla artacağını söylüyor. Ve ölüm farkındalığının, bunun en etkili biçimi olduğunu ifade ediyor.

Varlıksızlıkla yüzleşememenin sebebini, bu kaygıdan kaçmak için konformizme kaçmak, yani bireyin, bir grupta bireysel var oluşunu feda ederek gruba uyum sağlamak olarak belirtiyor.

Nietzsche’nin de “iktidarsız insan” derken anlatmaya çalıştığının bu olduğunu vurguluyor. Yani kişiye kaygı veya potansiyel düşmanlık yaratacak olaylardan kaçarak saldırganlığını baskılayıp, uyuşturulmuş bir şekilde yaşamak. Buradaki saldırganlıkla, nevrotik bir biçimi kastetmediğini de ekliyor.

Özgürlüğün Vertigosu, Rollo May

Kişisel özgürlük, daha önce hiç yürümediğimiz yollarda tehlikeye atılmak olduğundan, bu tehlikenin ileride neye benzeyeceğini asla bileme...